RÜYA
Başımı avuçlarımın içine alıp
düşüncelerimle yoğrulduğum zamanlar çok olmuştur. Ama bu kez önüme serilen iki küçük resim karesi, üzerine kurgu yapamayacağım kadar acı ve gerçekti...
Kalemimin nazlanması, yenilgimin ilk işaretleri olan alnımda beliren ter damlalalarına eşlik ediyordu. Vuruldum...
İnsanları avutacak hikâyeler yazmak çok kolaydır. Eğer hedef kitleni iyi tanıyorsan onların ihtiyaçlarını, duygusal açlıklarını biliyorsan kurnaz kalem kendiliğinden akar. Bazen loş bir odada minik mum bazen hastane odasında henüz icat edilmemiş serum olur. Sevgili olur; yar olur da dağları deler. Ama hiç kimse bir sevgili uğruna dağları delen emeğin, insanlık uğruna yapıldığında getireceği edinimi fark etmez. Sanırım "vurulmak!" kelimesi de burada önem kazanıyor.
Hangi gökyüzü bir bebeğin teninden daha masumdur? Bütün dünyanın tatlı suları bir araya gelse o bebeğin gülümsemesi kadar kusursuz olabilir mi?
Denizler yarışabilir mi gözyaşlarıyla?
Karanlıklar örtebilir mi alacaklı bakışlarını? Emanet bedeninde yeşeren tohumla kim yarışır?
Dedim ya hikâyesi kolaydır; birileri ten rengi der, birileri dil farkı, coğrafya farkı, din farkı…
Hangi farklılık bir çocuğun boşluğa uzanan elini kelepçeleyebilir? Rüyalarına dahi giremeyecek korkunçlukta ninniler söyleyebilir?
Kalem yalancı, yazar... Oysa hikâyenin hiçbir yerinde tetiği çeken el yoktur. Kendince sahnelenmiş oyunun masum bakışları birbirlerinden habersiz yaşadıkları bilinmezlikte kaybolur gider. Geriye kalan yarınına kuşkuyla bakan "çaresiz"likler!
Kendince önemsediği "haklı!” nedenleri uğruna bir dünya kurma iğrençliği, binlerce dünyanın yok olmasıyla sonuçlanacaksa masumiyet ve yaşam hakkı nasıl tekelleşebiliyor?
Birileri bana söyleyebilir mi?
Karşıt iki kötülük, zavallı bir çocuğun mezarı başında masumiyet pozu verebiliyor?
Günah ve sevap hiç bu kadar iç içe olmamıştı. Dünyada kendi cennetini yaşamak uğruna; boşluğa uzanan elleri diri diri, kendi cehennemlerinde sahipsiz bırakmak Yaradanın "İnsan" kavramıyla asla uyuşmuyor. Kendi hikâyelerinde devleştirdikleri çıkarcı salyalarını gizleme gereksinimini bile duymuyorlar.
Bütün "en"ler onlar için.
Dünya üzerindeki silah sanayiine yapılan yatırımın bütün eğitim, sağlık ve açlık problemlerini çözecek yeterlikte olduğu gerçeği “Demoklesin kılıcı" gibi tepemizde asılıyken hâlâ neyin peşindeyiz!
Savunma hakkımızı pekiştirme çabalarının altında yatan gizli "saldırı" gerçeğinden neden hiç bahsemiyoruz? Bu birbirini tetikleyip, besleyen bir kısır döngü değil mi? Yoksa kusursuz yalanlar mı türettik birbirimizden habersiz?
Haydi şimdi içinde papatya olan bir çocuk rüyası satın bana. İçinde hasret olmayan, özlem olmayan, açlık olmayan bir rüya. Dağlarla denizlerin birleştiği yerden bahsedin! Kendince essin rüzgar. Toprak isteyerek kucaklasın bereketiyle. Yağmur gülümseyerek aksın gözyaşlarının yerine.
Korkmadan sarsın ana yüreği afacan bakışları. Babanın nafaka derdi olmasın bu rüyada.
Kurşunun sadece nazarda döküldüğü, sirenlerin çalmadığı, ağıtların yakılmadığı, gelinliklerin kirlenmediği, bıyıkların doya doya terlediği bir rüya istiyorum sizden.
Çok mu?
***


























































