RESSAMIN ZAMANSIZ ÖLÜMÜ
Düsseldorf…
Gerçek bir sanat şehri. Sokaklarında yürürken bile insan kendini bir tablonun içinde ilerliyormuş gibi hissediyor. Ressamların fırça darbeleri burada yalnızca tuvallere değil, sanki havaya da sinmiş. Her köşede bir galeri, her vitrinde renklerin büyülü bir dansı var.
Evler bile başka şehirlerdeki gibi sıradan değil; duvarlarını süsleyen tablolar, yaşayan birer hatıra gibi. Sanki her ev kendi küçük müzesini taşıyor içinde. Renkler konuşuyor, ışıklar hikâye anlatıyor. Düsseldorf, sanatı yalnızca sergilemez; insanın ruhuna işler, kalbinin en derin yerinde ince bir tını bırakır.
Bu yüzden bu şehirde atılan her adım biraz daha romantik, her nefes biraz daha estetik… Sanatın gölgesinde, renkle ışığın kol kola gezdiği masalsı bir şehir Düsseldorf.
Düsseldorf’ta bulunan evimin alt katını, üniversiteden genç bir ressam hanıma kiraya vermiştim. On yıldır sessiz sedasız, kendi renkli dünyasında yaşıyordu. Ta ki Hollanda’da geçirdiği feci trafik kazasında hayatını kaybettiğini öğrenene kadar… Kardeşi beni arayıp anahtarı teslim etmek istediğini, borcu karşılığı yaptığı tabloları da bana bıraktığını söylediğinde içimde ağır bir sızıyla oturdum. Çok üzülmüştüm ama yapılacak bir şey yoktu.
Düsseldorf’a gidip kapıyı açtığımda yüzüme çarpan o yoğun yağlıboya kokusu, onun hâlâ evdeymiş gibi bir his bıraktı içimde. Evin her tarafı boya içindeydi. Bir odayı tamamen çalışma odasına çevirmiş; yerler, tavan, duvarlar rengârenk fırça darbeleriyle kaplanmıştı. Kıyafetlerini bile ikiye ayırmıştı: iş ve dışarı çıkmak için… İş kıyafetleri baştan aşağı boya içindeydi.
Almanya’da mutfak dolabı kiracıya ait olur, kiracı satın alır. Kendi aldığı dolap ve tüm mutfak malzemeleri bile rengarenk yağlıboyaya bulanmıştı.
Avukatım ve sigorta eksperleri zarar tespiti yaptı, fazlasıyla ödeme yaptılar ve gittiler.
Ertesi sabah temizlik ekibi geldi. Tüm eşyaları dışarı çıkardılar, temizlik başladı. Çalışma odasının duvarları ve tavanı tamamen kazındı; yeniden sıva yapıldı. Yerler değiştirildi. Müzisyen bir arkadaşım bu odayı istemişti, bu yüzden duvarlara ses ve ısı yalıtımı yaptırdım. Yeni koltuklar, masalar, yatak… Her şey baştan aşağı yenilendi.
Kapının önüne çıkarılan eşyaları ayırmak zordu. Çok eskimiş olanları ve iç çamaşırlarını belediyenin özel getirdiği konteynere bıraktım. Ressam malzemelerini ise başka bir ressam arkadaşıma vermek için özenle topladım.
Sıra tablolarına gelince, iç mimar bir arkadaşımı çağırdım. Odayı baştan düzenledi; bırakılan tabloları duvarlara yerleştirdi, ışık düzenini ayarladı, kullandığı dolap ve malzemeleri şeffaf vernikle koruma altına aldı. Odadaki tüm eşyaları bakım yaparak tekrar yerleştirdi.
Ortaya inanılmaz bir anı odası çıktı. Hem hüzünlü hem sıcak; sanki renkleriyle hâlâ nefes alıyordu.
Dış bahçeyi de temizlettikten sonra, hafta sonu için bir anma günü düzenledim. Bıraktığı tabloların bir kısmını satmak istiyordum. Adres defterinde bulduğum yüzlerce arkadaşlarını davet ettim.
Ama kimse gelmedi.
Bu durum beni derinden üzdü. Çünkü o sadece bir ressam değil, iyi bir insandı. Renklerini sessizce dünyaya bırakan bir ruh…
Aradan yirmi yıl geçti. İnternet çıktı, aramalar değişti. Onun adına, hatırasına dair en küçük bir iz bile görünmedi.
Ve bir gün, tablolarından birinin arkasında şu cümleyi gördüm:
“Yalnız büyüdüm… Herhâlde yalnız öleceğim.”
O an tüm renkler bir anlığına soldu. Oysa herkes bir renkle doğar, bir renkle yaşar ve bir renkle giderdi bu dünyadan. Onunki belki kimsenin görmediği, ama kalbinde taşıdığı o sessiz maviydi.
***















































