PORTAKAL KABUKLARI
Altmışlı yıllardı. Çocuktum. Şahinkaya bölgesindeki evimiz, köyümüze altı, köyden ilçeye giden şoseye dört kilometre uzaklıktaydı. Babamız pazara gideceğinde gece yarısı yatağından kalkar, eşeğimizi yemler, semerini sırtına vurur yola çıkmak için hazırlardı. Bir çuval dolusu susam veya iki çuval kara baklayı eşeğe yükler, o günlerde yumurtlamayan birkaç kısır tavuğun ve ötüşünde meymenet olmayan beceriksiz bir horozun ayaklarını çaput ile bağladıktan sonra eşeğin terkisine baş aşağı asardı. Beni de yanına alarak alaca karanlıkta beklemeye doğru yola koyulurduk.
Kayacık çayının kenarına gelince babam beni eşeğin üzerine bindirir, kendisi de kara lastik ayakkabılarını ve çoraplarını çıkararak paçalarını sıvar ve eşeği yederek çaydan karşıya geçerdik. Çay genellikle bulanık akar ve su çok soğuk olurdu. Ayakları soğuktan donmak üzere olan eşek de babam da bir an önce karşıya geçmek için acele ederlerdi. Çayın öbür tarafındaki çakıl taşlarının üzerinde çoraplarını ve ayakkabılarını tekrar giyen babamla, evden çıktıktan yaklaşık bir saat kadar sonra bekleme yerine varırdık. Eşeğin üzerindeki yükleri indirdikten sonra eşeği bir çalı dalına bağlayan babam, etraftan topladığı kuru çam dallarını ve çam pürçeklerini muhtar çakmağı ile tutuşturarak bir ateş yakar ve birlikte ısınmaya çalışırdık. Köyden gelecek tek otobüsün arıza yapıp gelmeme ihtimaline karşı ben otobüs gelinceye kadar babamla çakıllı yolun kenarında beklerdim.
Gün ağarırken, köyümüzün kamyondan bozma otobüsü uzaktan görünürdü. Sadece otuz kilometre uzaklıktaki ilçeye gitmek için neden o kadar erkenden yola çıkılırdı, bilmiyorum. Otobüsteki köylüler esneyerek ve uykulu gözlerini ovuşturarak bize bakarken muavin de arka kapıdan inerdi. Önce çuvalları bagaja yerleştirir, sonra ayakları bağlanmış tavukları otobüsün içerisinde koridora bırakır, babamı da alarak ilçeye doğru yola koyulurdu. Otobüs ilk dönemeçten dönüp gözden kayboluncaya kadar arkasından baktıktan sonra eşeğin çilbirini (Yuların ucundaki ince zincir) çalı dalından çözer, bir kayanın kenarına çektikten sonra semerine atlayarak ben de eve doğru yola koyulurdum.
Eve gelinceye kadar soğuktan sertleşmiş kara lastiklerin içerisindeki ayaklarım sızım sızım sızlardı. Annem, yerli ocağın üzerinde kaynayan kara tenekeden bir maşrapa su alıp bir leğenin içerisinde ılıştırır, ben de iki büklüm yere oturup donmak üzere olan ayaklarımı ve ellerimi ılık suyun içerisine sokardım. Isınmaya çalışırken alt çenem tir tir titrer, dişlerim takır takır öterdi.
Yeni Hamam’ın arka tarafındaki un değirmeninin önünde otobüsten inen babamı, muhtemelen ağzı İzmir şarabı kokan kart sesli bir akşamcı amca karşılardı. Beğendiği tavuklardan birisini alırken “Bir büyük” ile akşam kendisine ziyafet çekeceğini söylese de, babamdan aldığı tavuğu ya da horozu daha yüksek bir fiyata bir restorana satarak gününü kurtarır, köpek öldüren İzmir şarabı ile kendi hayatına devam ederdi. Babam, götürdüğü tavukları, susam veya kara baklayı satarak annemin siparişlerini (Ismarlangeç) alır, ikindi üzeri aynı yerden yine aynı otobüse biner, muhtemelen aynı koltuğa otururdu. Ancak bu sefer otobüsün içerisinde, ayakları bağlı kanatları serbest olduğu için arada bir kanat çırpıp stres altında gıdaklayan tavukların sesleri duyulmazdı.
Ben ise, öğleden sonra annemin yönlendirmesiyle tekrar eşeğe biner, gündüz olduğu için fazla üşümeden bekleme yerine giderdim. Geçmemek için direnen uzun dakikalardan sonra çam ormanlarının içerisinde otobüsün gürültülü sesleri duyulurdu. Tam önümde duran otobüsün camlarında bu sefer, pazar yerinden satın alınan rengârenk plastik oyuncakları sallayan çocuklar görünürdü. Biraz sonra babamın pazardan aldıklarını eşeğe yükler eve doğru yola koyulurduk. Babam, midesinin acı suyunu alsın diye bir kuru yemişçiden satın aldığı, ancak çoğunu kendisini karşılamaya gittiğimde bana vermek için yemeyip cebinde ayırdığı sarı leblebilerden bir avuç dolusu bana verirdi. Leblebi yiyerek eve doğru giderken heybenin çerisinden bana ne çıkacağını çok merak ederdim.
Bir hafta kadar sonra koyun güderken ceketimin cebinde bir avuç kurumuş portakal kabuğu bulurdum. Bunlar, babamın pazardan çocukları için satın aldığı bir kilo Finike portakalından bana düşenlerin kabukları olurdu. O portakal, bana o kadar zor ulaşırdı ki, kabuklarını bile atmaya kıyamazdım. Üstelik kurumuş da olsalar hala portakal kokarlardı. Kuru portakal kabuklarını dişlerimin ucuyla kemirirdim.
Bolluk ve bereket içerisinde, sağlıklı mutlu ve huzurlu günler dilerim. Sevgilerimle…



























































