BİYOGRAFİ
Giriş Tarihi : 05-09-2025 00:04   Güncelleme : 05-09-2025 01:28

Nezihe Meriç - Yazmak Yaşamaktır Yazarlığa Giden Yolda / Nüzhet Ünlüer

Hazırlayan: Nüzhet Ünlüer -YAZMAK YAŞAMAKTIR YAZARLIĞA GİDEN YOLDA NEZİHE MERİÇ

Nezihe Meriç - Yazmak Yaşamaktır Yazarlığa Giden Yolda / Nüzhet Ünlüer

NEZİHE MERİÇ / YAZMAK YAŞAMAKTIR
YAZARLIĞA GİDEN YOLDA

Aslında ekmek almak için dışarı çıkmış, "Birkaç gündür hep evdeyim; iki adım atayım da ayaklarım açılsın" diye başladığı yürüyüşünün üç saati geçtiğini saatine bakınca fark etmişti.

Hava ne soğuk ne sıcaktı; sonbaharın gelmesiyle günlerin kısaldığı artık iyice belli oluyordu ancak iki üç gündür sanki sonbaharı değil de ilkbaharın aydınlık havasını soluyorlardı. Yerleri kaplamaya başlayan sararmış kuru yapraklar da olmasa kışın eli kulağında olduğu hiç anlaşılmayacaktı.

Evden çıktığından beri peşinde olduğunu hissettiği şu sokak köpeğinin sevimliliğini daha yeni fark etmişti. Zavallıcık pes etmeden arkasından ayrılmamış sanki özel korumasıymış gibi kimselerin yanına yaklaşmasına izin vermemişti. Ne de olsa köpekler altıncı hissi kuvvetli hayvanlardı; belki de elindeki şu küçük çantayı kapıp kaçmasınlar diye böyle peşi sıra gelmişti, kim bilir?

Her zaman yürümeyi seven, yürürken düşünen, gözüne takılanları da hikâyelerinde işleyebilen bir yazardı Nezihe Meriç. Bu gezintilerde hafızası âdeta bir kamera gibi bazı görüntüleri, sesleri, hareketleri, yüzleri, peşine takılan köpeği ya da açık pencereden salınan işlemeli tülü bütün ayrıntılarıyla kaydediyordu. Bir röportajında çocukluğundan beri var olan bu yeteneği için şöyle demişti: 

"Ben de çocuktum bir zamanlar. Sezgileri, düş gücü çok gelişmiş, yaştaşlarına göre değişik bir çocuk (Sanatçıların hemen hepsinde gözlenen bir durumdur bu) Büyük bir şaşkınlık ve sevinçle bakıp duruyordum dünyaya. Şaşkınlığım, çevremdeki nesnelerin, insanların, olup bitenin sonsuz karışıklığını, devinimini kavrayamamaktan; sevincim, yaşamayı, yaşam denen bu tuhaf, büyük serüveni (çılgınca demek geliyor içimden) sevmemdendi. Doğayı insanları, yaşamayı hep çok sevdim ben. Yapım bu benim.

Önceleri bir çocuğun sezgileriyle başlayan, çevresini anlamaya, kavramaya çalışma merakı, giderek gelişti doğal olarak. Her ne kadar, okullarda yaşama değin bir şeyler öğrenmediysek de (bazı değişik öğretmenlere rastlama şansı vb gibi durumlar karışarak işe) okul yaşamımın getirdiği iyi kötü bir bilgi birikimi başladı. Bu birikimin, daha çok öğrenmeye iten ana ögesi, bitmez tükenmez bir meraktı.

İnsanları, insan ilişkilerini, doğayı gözlemek, yaşamak, en ince ayrıntılarıyla algılamak beni coşturuyordu. Hep içinde yaşadığım toplumu anlamaya çalıştım..."
(Kimse Hikâyeyle Aramda Geçenleri Anlamıyordu, sayfa:293)

 

Çocukken babasının görevi gereği yaşadıkları şehirlerde özellikle de Doğu ve İç Anadolu'nun kırsalında gözüne takılanları hafızasına öyle kazımıştı ki hatırladıkça hem o günleri özlemle anıyor hem de hangilerini anılarına yazsa diye düşünüyordu.

İşte bugünkü yürüyüşte aklına gelenleri, ileride adı "Çavlanın İçinde Sessizce" olacak anı kitabına şöyle geçecekti:

"Ben, çocukluğumda yaşadığım kentlerin içinde en çok Karaköse'yi -Ağrı- sevmişim galiba. O zamanı yazarken çok sevdiğim bir romanı karıştırıyormuşum gibi geliyor bana. Orada geçen o çocukluk günlerimle ilgili olan anılar aklıma geldikçe ille yazmak istiyorum. Ama anıları karıştırdım. 99'un beşinci ayında da yine Karaköse'yi yazmışım.

Artık oradan çıkarayım şu küçük kızı da gelsin Kırşehir Ortaokulu'na. Daha önce de yazdığım gibi garip bir çocukluktu Karaköse'deki. Hem pek çok şeyden yoksun hem pek kimsede olmayan bir zenginlik. Kitaptan, müzikten, resimden gelen bir zenginlik. Sabahtan akşama kadar kırlarda oynardık. Her yer bomboş, göz alabildiğine açık arazi. Galiba ben, o sessizliğin sesini dinlemeyi o yaşlarda sezebiliyordum.

Düşünüyorum düşünüyorum da buna inanıyorum. Çünkü uzun zaman bir tümsekte oturup tek başıma öylece bakıyor, ne olduğunu bilmediğim bir şeyler düşünüyor, duygulanıyorum ve en ufak aykırı bir seste irkiliyordum..." (sayfa: 98)

Bu anıları yazma fikri aklına iyice yatmıştı. 
Sevgili Salah Birsel devamlı "Herkes anılarını yazmalı, gelecek kuşaklar için çok önemli, çok gerekli!" deyip duruyordu. Doğru söylüyordu Salah, kişi kendini yeni kuşaklara anlatmazsa kim anlatacaktı ki? 

Evet artık yaşamını yazıya geçirmeliydi hem de daha fazla vakit kaybetmeden. Kendisinden ziyade insanların, babasını özellikle de onun sanatçı ruhunu tanıma vakti gelmişti. Ah çocukken korsan hazinesi gibi o sandıkların içindekilere bakmak nasıl da mutlu ederdi onu ve babasının bu değerli eşyalarına zarar vermemek için nasıl da özen gösterir, içi pır pır ederdi...

Kitap dolu bir sandık.

Resim malzemelerinin konduğu ikinci bir sandık.

Ve müzik aletlerinin özenle çarşaflara sarılıp yerleştirildiği bir sandık daha.

Küçük kız annesiyle babasının konuşmalarından yine taşınma hazırlıklarının başlayacağını anlar. Bu sefer nereye gideceklerini; yolculuğun kaç gün süreceğini; kitap, müzik aleti ve resim malzemeleriyle dolu bu sandıkların kendileriyle gelip gelmeyeceğini merak eder ama sormaya da çekinirdi.

Nezihe Meriç'in Karayolları'nda çalışan babası Halis Bey, Cumhuriyet ideallerini gerçekleştirip muassır medeniyet seviyesine ulaşmak için memleketin dört bir yanında yol inşa eden idealist mühendislerdendi. Bu genç mühendisler, açtıkları yolların en ücra yerlere bile eğitimi ve sağlığı getireceği inancıyla durup dinlenmeden çalışırlardı.

Yolun onarımı ya da inşası bittikten sonra o bölgede çoğalacak okulların vatana millete yararlı evlatlar yetiştireceği, hastaneler ve sağlık ocaklarının da hastaların derdine derman olacağı düşüncesiyle mutlu olup geleceğe ümitle bakıyorlardı.

İşte yine bitirilen bir yol sonrası yeni atandıkları bölgeye gitme vakti gelmişti. Nezihe Meriç'in çocukluğu, babasının bu tayinleriyle Orta Anadolu'nun uçsuz bucaksız bozkırlarında ve soğuğun esir aldığı Doğu Anadolu'nun kırsalında geçer. Yolculuk öncesi bazı eşyaların ihtiyacı olanlara bırakılması ya da yeni gelen memurlara satılması âdettendir ancak nereye giderlerse gitsinler babasının bu üç kıymetli sandığının kimselere verilmesi söz konusu bile olamaz, kendileriyle birlikte Anadolu'nun her köşesine taşınır. 

Okumaya meraklı, çoğu zaman lüks lambasının ışığında sabahlara kadar kitaplardan başını kaldırmayan Halis Bey, aynı zamanda şiir de yazar. Okuma alışkanlığını küçük yaşlarda babasından alan Nezihe Meriç, onun kitaplarından Sefiller, Madam Bovary, Goriot Baba, Pardayanlar ve diğerlerini yaşına göre ağır olmasına rağmen defalarca okur.

Arapça, Farsça ve Fransızca bilen Halis Bey, akşamüstü paydos vakti gelince çadırın önüne kurduğu tuvalinde resim yaparak günün yorgunluğunu atar. Vakti zamanında Ressam Hoca Ali Rıza'nın öğrencisi olduğundan yağlıboya, suluboya ve karakalemle yaptığı resimlerini, tablolarını, boya kutularını sandığında özenle saklar.

Resim yeteneğinin yanında müziğe de merakı olan Halis Bey; keman, tambur ve saz çalıp beste yapar. Sanatla iç içe yaşayan bir ailede büyüyen Nezihe Meriç'in hayatında müzik hep var olur. Küçükken mandolin çalmaya heves eder. Ortaokul sıralarında müzik öğretmeni Zeki Taner'le başladığı piyano derslerine daha sonra Verda Ün'le uzun yıllar devam eder. Bir dönem Heybeliada İlkokulu’nda müzik öğretmenliği yapar.

Nezihe Meriç küçükken bizzat şahit olup gözlemlediğı Anadolu'nun kendine has coğrafi koşulları ve insan odaklı yaşamı, babasından gelen sanatçı ruhuyla beslenince ilerdeki yazarlık yaşamına farkında olmadan alt yapı hazırlar. İlkokula babasının görevli olduğu Eskişehir, Erzincan, Karaköse'de (Ağrı'da), ortaokula Kırşehir'de, liseye yine Eskişehir'de gider.

Okul hayatı boyunca değişmeyen tek şey kitaplara olan merakıyla Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin dikkatini çeken yüksek not aldığı kompozisyonlarıdır.

Nezihe Meriç, İstanbul Üniversitesi Türkoloji bölümünde başladığı öğrenimine Felsefe'de devam eder. Ancak ikisinin de kendisine uygun olmadığına karar verip bırakmasına rağmen hayatının bu döneminde daha bilinçli ve düzenli okumalara geçer, bir yandan da yazı yazmaya ağırlık verir. Bu süreç onu çocukluğundan beri aklından çıkmayan yazarlığa doğru yavaş yavaş götürür. Seçilmiş Hikâyeler Dergisi’ne gönderdiği ilk hikâyesi "Bir Şey"in 1950’li yılların başında yayımlanmasının ardından vefatına kadar çoğunluğu öykü olmak üzere roman, oyun, günlük, mektup, söyleşi, gezi yazıları ve çocuk kitapları yazar.

İlk öykü kitabı Bozbulanık'ın yayımlanmasıyla Cumhuriyet kuşağının İlk kadın yazarı olarak tanınır. Kendisinden sonra gelen Leyla Erbil, Adalet Ağaoğlu, Gülten Akın, Sevim Burak, Füruzan, Sevgi Soysal, Tomris Uyar ve daha nice yazara öncülük eder.

1962'de Korsan Çıkmazı ile TDK Roman Ödülü'nü, 1990'da Bir Kara Derin Kuyu ile Sait Faik Hikâye Armağanı'nı ve 1998'de Yandırma ile Sedat Simavi Edebiyat Ödülü'nü alır.

Yazmanın kendisi için önemi şöyle belirtir:
"Yazmak, yaşamaktır benim için. Böyledir. Bu uzun uzun açıklanabilir. Bir inceleme konusudur. Ben kısaca şöyle diyebilirim: Hani neredeyse ben doğduğum zaman yazarak yaşayacağımı biliyordum. Ben daha ilkokuldayken roman yazmaya başlamıştım. Bizim alaturka şarkıcıların 'Çok küçük yaşta başlamışım' demelerinden dalga geçilir ama doğrudur. Bu iş, çocuğun sanatla ilişkisi çok küçük yaşlarda belli eder kendini. Ben de öyle. Çok küçük yaşta okumaya başladığım gibi çok küçük yaşta yazmaya başladım. Benim tahrir vazifeleri hep öğretmenler odasında okunurdu.  Bu böyledir." 
(Kimse Hikâyeyle Aramda Geçenleri Anlamıyordu  sayfa:293)

Eserleri
Öykü:
Bozbulanık
Topal Koşma 
Menekşeli Bilinç
Dumanaltı
Bir Kara Derin Kuyu
Yandirma

Roman:
Korsan Çıkmazı 
Boşlukta 
Mavi

Oyun:
Sular Aydınlanıyordu
Sevdican
Çin Sabahta

Çocuk Kitapları 
Alagün Çocukları
Küçük Bir Kız Tanıyorum serileri
Ahmet Adinda Bir Çocuk
Dur Dünya Çocukları Bekle

Kaynaklar:
Çavlanın İçinde Sessizce 
Kimse Hikâyeyle Aramda Geçenleri Anlamıyordu 

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi