DENEME
Giriş Tarihi : 16-11-2024 16:55   Güncelleme : 16-11-2024 17:09

Merdiven / Aydın Hanzala

Aydın Hanzala -MERDİVEN

Merdiven / Aydın Hanzala

MERDİVEN

Merdiven basamaklarını birer birer çıkarken, hayatın yokuşu bitmiyordu. Her basamakta farklı bir sahnede rol alıyordum ve her rolün sonunda ruhum yine acılara düşüyordu. Çocukluğum, gençliğim elimden kayıp gidiyordu ve ben buna asla engel olamıyordum...

Günden güne ruhumda, kalbimde derin bir huzursuzluk boy veriyordu. Nedenini bilmediğim fakat içimi kemiren bu huzursuzluk, durmadan beni yıpratıyordu. Yaşamak istiyordum; herkes gibi ben de mutlu olmayı arzuluyordum. Hayatın, siyahtan başka renkleri olduğunu görmek istiyordum. Çünkü siyahlar içindeki ruhumun matemlerine son vermek istiyordum...

Hayat yolunda kervanların sayısı çok idi; ancak nasibime hep hüzün kervanı düşüyordu. Oysa beklediğim hüzün değil, huzur kervanıydı. Ne yazık, o gelmiyordu. Sanki itici bir güç vardı bende, ben kovaladıkça o kaçıyordu. Çekim gücümün olmadığını bilmiyordum. Nihayet, yorgun fakat umutlu ruhum otuz yedinci basamağa gelmişti...

Bu basamak diğer basamaklara hiç mi hiç benzemiyordu. Sanki hayat bana "işte aradığın mutluluk, al senin olsun" der gibiydi. Tereddütle, endişeyle, korkuyla da olsa, aldım ve gözlerim çok başka bir hayata açıldı. Zindandan kurtulmuş bir mahkum gibi mutluluk yaşıyordum. Fakat bu mutluluk, bedenimden ruhuma ulaşmıyordu...  Bilemedim, yoksa hayatın yeni bir tuzağı mıydı bu?

Hüzün kervanında yolculuk yapan ruhum ve yüreğim artık gözyaşları ile harmanlanıyordu. Ruhum, bedensel arzularımın zindanında çürüyordu. Bu çürüme ve çöküntü beni bırakmıyordu. Otuz yedinci basamakta takılıp kalmıştı ömrüm… Dokuz yıl boyunca aynı basamakta, aynı rolü farklı kişilerle oynamanın derin karanlığı ruhuma güneşi yasaklamıştı... Artık kervanıma hüzünle birlikte gözyaşı ve acı da katılmıştı...

Ruhumun ızdırabı bir nakkaş gibi, yüzüme hüzünü nakşediyordu. Bilmiyorum, ruhu eksilen bir insanın gözleri gülebilir mi?

Yaş otuz yedi ve yeni bir sahnede, yeni bir rol almanın dışsal mutluluğu ile övünürken ben, aynı övüncü içsel olarak hissetmiyordum. Buna rağmen rolümün hakkını vermek istiyordum. Büyük bir canhıraşla, denize düşen bir insanın yılana sarılışı gibi sarılmıştım bu role... Çünkü bu role, hayat-memat meselesi olarak bakıyor, ya yok olacak ya da varolacağım, diye düşünüyordum...

Hayat ilerliyor, ömür eriyordu. Ancak, zihinsel olarak büyük bir farkındalık içinde olduğumu düşünüyordum. Bu sadece bir düşünceydi. Belki de bencil bir düşünceydi. Kendimi zaman zaman bir avukat edasıyla savunuyor, kendimi haketmediğim bir hayatın pençesinde olduğuma inandırıyordum...

Her basamak, daha yokuş basamaklara beni atıyor ve yaşamak korkunç karamsarlıklarla doluyordu. Varolmak için attığım her adım, beni yok oluşa sürüklüyordu...

Yeniden rolüme dönüyor, sahnede yeni arkadaşlar görüyordum. Hayatıma dahil olan bu arkadaşlar, yüzümdeki hüzün nakışlarını görüyor ve ruhumdaki ıstırabın feryadını duyuyorlardı. Karanlığa düşen ruhuma şifa olma umuduyla gelen her yeni arkadaş, ruhumu daha da derbeder ediyordu. Zamansız açan hiçbir gül şifa olma potansiyelini barındıramazdı.

Karanlığıma ışık olma arzusuyla gelenler, ne yazık ki benimle birlikte karanlığa düşüyorlardı...

Ruhum ve bedenim arasında bitmeyen bir kavga hakimdi. Bu savaş, iktidar ve muhalefet savaşı gibiydi.

Ne bedenim ruhumu takdir ediyor ne de ruhum bedenimden razı oluyordu. Fakat her zaman bedensel arzularım galip geliyor ve ruhumu esir ediyordu...

Basamakları çıkmaya devam ediyordum, her basamaktan sonraki basamağa geldiğimde yüküm daha da ağırlaşıyordu...

Kendimi bırakmıştım. Aslında kendimden kaçmaya çalışıyordum... Hayatım, hatalar zinciriyle birbirine bağlanmış gibiydi. Her zincirin halkasında bin hata birikmişti. Oysa ben, hatalardan arınmak istiyordum; ancak arınmalar yeni hatalara sürüklüyordu beni…
Bütün meseleyi yarım kalmışlığım olarak değerlendiriyor ve tamamlanmak için yeni adımlar atıyordum. Ancak, yolun sonu hep uçuruma çıkıyordu.

Hayatım yap boz tahtasına dönmüş gibiydi. Ve ben bozula bozula paramparça olmuştum...

Hayatı anlamaya çalıştım. Ancak hayat içindeki kendimi hiç anlamayı düşünmedim. Belki kendimi anladığımı sandığım içindir... Şayet insanları anlamak için gösterdiğim çabanın binde birini kendimi anlamak için gösterseydim, belki durumum daha farklı olurdu.

Bir yanılgı, binlerce hatayı beraberinde getirir... 
Acılarla dolu ruhumla birlikte kırk altıncı basamağa gelmiştim. Bu sahnede de değişen bir şey yoktu.

Yaşamaktan sıkılmıştım. Hayat bana çok anlamsız geliyordu. Artık kendimden nefret ediyordum. Zaten ruhum da beni sevmiyordu. Bunu hissedebiliyordum. Bu kahırla uykuya dalmıştım.

Kendimi sessiz bir yerde gördüm. Bu yer, dünyadan bir parça olamazdı. Burası, bir doğa harikasıydı. Kuşların cıvıl cıvıl sesleri, nazlı nazlı akan suların şırıltısı ruhuma huzur veriyordu... Esen rüzgârların etkisiyle  ağaçlardaki yaprakların hışırtısı da eklenince, bir doğa senfonisi oluşuyordu... 
Bu mucizevi ortamda ruhumla birlikte dalıp gitmiştim ki…

"Ey insanoğlu! Nedir bu halin? Daha ne zamana kadar böyle yaşayacaksın? Dön de bir bak kendine, gör kendindeki pervasızlığı…” diyen bir ses duydum.

Sonra, serin bir yel başımı okşamaya başladı. Ruhumun nefesini duyar gibi oldum. Sanki ruhum özgürlüğüne kavuşmuştu. Yüreğim yerinde durmuyor,  bir kelebek gibi uçmak istiyordu. Neler olduğunu anlamamıştım. Sanki bir format çekilmişti bana…

Garip bir değişim hissediyordum. Kendimi görmeye başladım... Güzel sözlü olan ben, ne kadar da çirkindim. Alnımdan su gibi terler akarken dehşetle uyandım...

Kulağımda o ses hâlâ duruyordu. Bir kahır doldu içime... Gözlerimden yaşlar süzülmeye başlarken, ruhum bana tebessüm ediyordu...

Ben kendimi tanıdıkça, değişim rüzgarları hız kazanıyordu...

Kırk altıncı basamak, doğum tarihim oldu. Çünkü ilk kez kendimle buluşmuştum.

Acı ve sevincin, hüzün ve huzurun, gözyaşı ve gülümsemenin buluşup barıştığı yerdeydim...

"Ey Yusuf, kalbinde nasıl bir iyilik bulunuyor ki böylesi ilahi bir ikrama mazhar oldun?"

Editör: Hamiyet Su Kopartan

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi