LACİVERT MONT
1983 yılı Nevşehir Ticaret Lisesi üçüncü sınıfta okuyorum. Yarı yıl tatilindeyiz. Abim askerden gelmiş ve Gebze’de bir otelde işe girmişti. Bir gün Gümüşkent Köy Postanesi’nden postacı Yusuf abi beni çağırtmıştı, gittim. “Abinden sana bir paket geldi.” dedi.
Meraklandım ve alır almaz orada açtım. Lacivert montu görünce sevindim. İçindeki kağıtta şöyle yazıyordu: “Alpaslan, sana mont gönderiyorum, fakat parasını ödeyemedim. Bu montu dene, eğer olmazsa geri gönder. Parası 350 lira.” yazıyordu. Tabi montu naylonundan çıkarıp giydim, tam bana göre yapılmıştı sanki.
Postacı Yusuf abi “Bu paket ödemeli olarak geldiği için açtıktan sonra parasını bugün ya da yarın bana getirmen gerekiyor.” diye tembihlemişti.
Paketi alarak sevine sevine eve geldim. Durumu babama anlattım ama hiç hoş karşılamadı. Beklediğim bir tepkiyle karşılaşmıştım. “Lan oğlum bende para mı var da abinden mont istiyon, geri gönder gitsin!” dedi.
"Ama ben abimden böyle bir şey istemedim ki… Kendi göndermiş. Üstelik montun naylonunu yırttım ve giydim.” desem de babamı ikna edemedim. O güne kadar böyle güzel bir montum hiç olmamıştı. Bu yüzden geri göndermek istemiyordum. Ne yaptıysam babamı ikna etmek mümkün olmadı.
Bu sefer anneme dönüp söylenmeye başladım. “Banane, banane ben bu montu göndermem.”diyordum. Annemin çaresiz bakışları karşısında gözlerim doldu. Annem, “Oğlum baban para yoh diyo, ne üsteleyip duruyon. Parası olsa vermez mi?” deyip geçiştirmeye çalışıyordu. Ama ben de kararlıydım; montu geri göndermeyecektim. Bir şekilde parasını bulmam lazımdı ve bunun için dua ediyordum. Annem halime acımış olacak ki “Nörelim ya oğlum, bak sana bir akıl vereyim. Komşumuz Mehmet dayına git, durumu anlat ve ‘Babam montun parasını bir iki aya kadar verecek.’ de, belki verir.” dedi.
Hemen Mehmet dayıya varıp durumu anlattım ancak: “Valla oğlum seni anlıyom ama bende şimdi bu gadar para yoh gurusa bahma.” deyince öyle üzüldüm ki anlatamam.
Belki de o anda gerçekten parası yoktu, bilemiyorum. Oradan boynu bükük bir şekilde eve geldim. Durumumu gören annem “N’oldu lan oğlum, verdi mi?” deyince ben de: “Parası yohmuş.” dedim. Annem “Nörelim ya oğlum, bi de gomşumuz Hacı Seyfettin dayına git bakalım bi de ondan iste. Ancak oraya giderken yedi kere Ayetel Kürsi ohu.” diye tembihledi. (Ayetel Kürsi’yi ortaokulda babamla aynı anda ezberlemiştik. Ezber yaparken o bana okur, ben de ona okurdum. Her Ayetel Kürsi okuduğumda rahmetli babam gelir aklıma. Ayetel Kürsi’yi hala her sıkıntılı anımda okurum ve görünür görünmez bela ve musibetlerden koruduğuna inanırım. Babam ılımlı adamdı. Parası olduğunda evin her türlü ihtiyacını alırdı. Demek ki o anda parası yokmuş. Üstelik adamcağızın maaşı yok, düzenli geliri yok. Tüm geliri tarladan, bağdan, bahçeden kaldırdığı ürünlerden elde ettiği cüzi bir paraydı. Çocukluk, gençlik böyle bir şey işte, ille de olacak.)
Nitekim annemin dediği gibi yaptım ve Hacı Seyfettin dayının evine varınca yedinci Ayetel Kürsi’yi bitirmiştim. Besmele çekerek kapısını çaldım ve durumu anlattım. Hacı Seyfettin dayı “Ne demek oğlum, ben babanı severim, baban borcuna sadıh adamdır. Ayrıca çocuh sevindirmek sevaptır. Al şu parayı git işin görülsün.” demesiyle dünyalar benim olmuştu. O an sevincimi hiç bir şeyle tarif edemem. Annem yüzümün güldüğünü görünce durumu anladı ve “Nöördün oğlum, verdi mi?” deyince, ben de “Hee verdi, bir de selamı var.” dedim.
O gün parayı koştura koştura PTT ye yetiştirdim. Yusuf abiye verip amacıma ulaşmanın mutluluğunu yaşadım. O montu gençliğin verdiği hevesle yıllarca giydim. Kimi zaman elimi cebime sokup uzun saçlarımı ortadan ayırıp arkadaşlarla köyün ortasındaki asfalt yolda yürüdüm. Kimi zamanda bisiklet sürerken giyip mutlu oldum. Montu yıllarca giydim ve hep Hacı Seyfettin dayıya dua ettim. Babam montun parasını iki ay sonra vermişti. Hacı Seyfettin dayı o zamanlar seksenli yaşlarındaydı, birkaç sene sonra da vefat etti. Allah ondan razı olsun, mekanı cennet olsun. O beni sevindirmişti, Allah da onu sevindirmiştir inşallah.
Şimdi düşünüyorum, lacivert montu bu kadar çok ısrarla istemem nedeniyle olsa gerek, Cenabı Allah bana yirmi iki sene resmi üniforma (lacivert mont) giydirecekmiş demek ki…
***














































