KÖY DOLMUŞLARI VE OKUL
Nevşehir/Gümüşkent Köyü Ortaokulundan mezun olmanın verdiği mutlulukla 12 Eylül 1980 darbesinden bir hafta sonra pazartesi günü babamla Nevşehir Ticaret Lisesi’ne kayıt yaptırmaya gitmiştik. İlk defa köyden ayrılmak, büyük bir şehirde okumak, talebe arkadaşlarla ev tutmak bana, "Artık büyüdüm!" hissi veriyordu.
Okula kayıt yaptırdıktan sonra ceket, pantolon ve ayakkabı almak için Camii Kebir Caddesi'nde kurulan giysi pazarına gelmiştik. Buradan geçerken soğuk kuyu kara lastiklerin ve kauçuk ayakkabıların petrolle karışmış keskin kokuları burnumu yakıyordu. Ceket, pantolon ve ayakkabıyı aldıktan sonra oradan ayrılıp evin ihtiyaçlarını almak üzere babamla alışveriş yapmıştık. Babam, “Acıktın mı lan?” diye sorunca ben de “Hee!” dedim.
Yeni Sinema'nın hizalarında bir lokantaya oturduk. İçerisi tertemizdi, nefis yemek kokuları geliyordu. Mercimek çorbası ve Nevşehir kıymalısı yemiştik. Yanında ayran ve salata da gelmişti. Ne kadar da lezzetliydi o kıymalı pide. Hele cam şişedeki ayranı çalkaladıktan sonra içmek ne kadar güzeldi! Ah babam! Sen ne iyi bir insandın öyle, imkânsızlıklar içinde bile on çocuğunu da kimseye muhtaç etmeden giydiren, yediren, hepsini de sırası gelince evlendiren biriydin. Biliyordum ki oğluna bir ceket bile alamayacak olan babalar varken sen beni tam tekmil giydirmiştin. Allah senden razı olsun babacığım.
O gün işlerimizi bitirdikten sonra köye döndük. Okulların açılmasına bir hafta kalmıştı. Hafta çabucak geçmiş ve pazar günü gelmişti. Rahmetli babam Haşim dayının dolmuşuna somya, döşek, yorgan, biraz da erzak koymuş ve aynı evde oturacağım Özdemir ağabeye emanet etmişti beni. Özdemir ağabeyin annesi Döne teyze de dolmuştaydı. Evi sermeye, eşyaları yerleştirmeye geliyordu. Ev deyince 3+1 falan anlaşılmasın. 1+0 yani tuvalet ve banyosu olmayan sadece bir oda. Banyo olarak ev sahibininkini belli günlerde kullanır, tuvaleti ise eklenti binanın ikinci katında kalan diğer öğrencilerle birlikte kullanırdık.
Haşim dayı dolmuşunu köy meydanına çekmiş ve yolcular yerlerini almışlardı. Haşim dayı bagaja çıkarak yükleri sicimle sarmaladıktan sonra tedirgin bir şekilde şoför koltuğuna oturmuştu. Şoför mahallinde kenarda bir yerde içi benzin dolu plastik bir bidon ve bidona bağlanmış bir hortum vardı. Dikkatimi çekmişti ancak "Bu nedir?" diye sormadım. Meğer benzin deposu delik olduğu için depoya giden benzin bu bidondan akıyormuş. Bunu öğrenince hayret etmiştim.
Sonra, "Ya Allah, Bismillah!" diyerek birkaç kere kontağa basıp çalıştırmıştı çalıştırmasına da içerisi çiğ benzin kokmuştu. Benim içim de cız etmiş, karnıma bir ağrı girmişti. Çünkü yalnız başıma bilmediğim bir şehre okumaya gidiyordum. Üstelik yanımda babam da yoktu. Köyümden, anamdan, babamdan, evimden ayrılmanın acısıydı belki bu ağrı.
Herkesin elinde ve ayak hizalarında fileler, pazar çantaları ve aralarda bagaja sığmayan teliz torbalar vardı. Çantalarda çömlek peynirleri, bulgur, fasulye ve teliz torbalarda da patates, soğan vardı. Çiğ benzin kokusu içimi bulandırınca araba tuttu ve başım döndü bayılacak gibi olmuştum. Bu arada teybe Yüksel Özkasap kaseti koymuş acılı gurbet türküleri söylüyordu. Gülşehir’i çıkınca Haşim dayının “Evet beyler, bayanlar paralar, bozulmasın aralar!” sesiyle kendime geldim ve harçlığımın bir kısmından yol parası vermiştim.
Cam kenarında oturduğum için sürekli dışarıyı seyrediyor ve tabelaları okuyordum. Ardından Nevşehir’e girmiştik. Tabelada, Nevşehir Nüfus: 77.404, Rakım: 1150 yazıyordu. Abo!!! 77.000 kişi ne kadar da çok kalabalık bir şehirmiş öyle. Rakım ne ki? İlk defa duyuyordum bu kelimeyi de. Daha sonra rakımın; bir yerin deniz seviyesinden yüksekliği olduğunu öğrenmiştim. Her nedense bir hafta önce kayıt için geldiğimizde bunlara hiç dikkat etmemiştim.
Haşim dayı şehrin girişindeki yokuştan itibaren gazı köklüyor, motor bağırıyordu. Bir yandan da kendi kendine söyleniyor, “Polis neyim çıhmasa bari la” diye tedirgin hâli dikkatimden kaçmıyordu. Askerlik Şubesine ve Gazi Stadına doğru yukarı tırmanırken egzozdan kapkara duman çıkıyordu. Yine içerisi çiğ benzin kokusuyla doldu ancak kimse sesini çıkaramıyordu. Haşim dayı, “La oğlum, çocuhlar içeri kohdu ya gusura bahman e mi! Arabanın benzin deposu delik. Bi de rektefeye girecek onun için benzin kohuyo.” Allah Allah rektefe ne ki? Duymadığım kelimeleri duyuyordum. Nevşehir Meteris Meydanı son durakta herkes indi. Ancak bizim bagajda somya, yatak yorganlar vardı. Onları taşımak imkânsızdı.
Haşim dayıya rica minnet, hatta yalvararak dolmuşu Osmanlı Caddesi'nde Kemal emminin apartmanının önüne getirmeye ikna etmiştik. Özdemir ağabey bagaja çıkıp somyalarımızı, döşek ve yorganlarımızı, sofra bezine sarılı kayılı yufka ekmeğimizi indiriyor, ben ve Yener de eşyaları içeriye çekiyorduk.
Apartmanın zemin katında bulunan arka cephe duvara bakan bir odasına somyalarımızı yerleştirdik. Döne teyze diğer eşyalarımızı yerleştirdikten sonra yeni satın aldıkları Auer marka milangazda bulgur pilavı pişiriyordu. Bulgur pilavı çok nefis kokuyordu. Pilavın yanında köyden getirdiğimiz parmak üzümü vardı ve afiyetle yemiştik.
Özdemir ağabey milangazın markasının Auer olduğunu söylüyordu. Döne teyze de “Haa, dimek ki avur avur yanacah oğlum. Bunu ben gidince avur avur yakın oldu mu!” diye tembihliyordu. Döne teyze arada bir şehre gelir çocukları Özdemir ve Yener’i kontrol eder, yemeğimizi yapar, odayı süpürür, bulaşıkları yıkar ve o gün son dolmuşla tekrar köye dönerdi. Allah ondan razı olsun, mekanı cennet olsun inşallah.
Benim anam üç yıl boyunca bizi görmeye hiç gelmedi. Ne olurdu sanki bir kere gelip kaldığım evleri; ev denirse tabii görseydi hangi şartlarda okula gittiğimizi görseydi. Bu çocuklar "Ne yer ne içer?" diye acaba hiç merak ediyor muydu? Her ana gibi o da merak etmiştir ancak anam köydeki işlerden kafasını kaldıramıyordu ki beni görmeye gelsin.
Ben yavaş yavaş ortama, şehre alışmaya, okula gidip gelmeye başlayınca sıkıntılarım da azalmıştı. Haşim dayının dolmuşuyla her hafta sonu köye gidip geliyordum artık. Bu gidip gelmeler sayesinde çevreyi öğrenip sosyalleşiyordum. Haşim dayı çok çalışkan bir insandı. Aynı zamanda köyümüzün seyyar kasabıydı. Koyun, keçi, dana ve düve keser hemencecik orada taze taze satardı. Rahmetli babam parası olunca alırdı.
Yıllar sonra öğrendim ki Haşim dayının ehliyeti yokmuş ve Nevşehir’e korka korka gitmesi de bundanmış. Köyde bazı dolmuşlar bir türlü kalkmak bilmezdi. Dolmuşa binince bekle Allah bekle. “Hadi yav hadi, üç kişi yok mu? Hadi be iki kişi hadi artık bir kişi yok mu?” derken bekleye bekleye canım çıkardı. Sonraları Belediye otobüs alınca artık saatinde kalkmaya başlamış ve bizim "Ha kalktı ha kalkacak" sıkıntımız da bitmişti.
Vay be o günleri hatırlarken hep güzel yönleri ile yad ederim. İnsanoğlunun beyni kötü anıları hep silermiş. Çünkü kötü şeyleri hatırlamak insana acı veriyor. Öğrencilik yıllarımda çektiğimiz bütün sıkıntı ve acılar, bizlerin olgunlaşmasını ve hayata hazırlanmamızı sağlamış. Bu vesileyle bizlere emeği geçen başta anam ve babam olmak üzere, öğretmenlerimden ve de dolmuş şoförlerinden Allah razı olsun. Vefat edenlere Allah rahmet eylesin.
***
Editör: Neşe Kazan














































