KOŞMAK NE UÇUYORUM
Tam kapıdan çıkmak üzereydim ki telefon çaldı. Keyfim yerindeydi; çünkü arkadaşımla harika bir gün planlamıştık. Tabii ki olacaklardan habersiz…
"Alo, alo! Ablacığım evde misin?"
Komşum Dilek'in telaşlı sesi duyuldu.
"Evdeyim, ne oldu?"
"Bizim kapıyı bi çalar mısın ablacığım? Zeynep'e ulaşamıyorum. Okuldan çıkalı bir saat oldu, evde mi dışarıda mı kaldı bilmiyorum!"
Ayakkabımı giymek üzereyken elim havada donakaldım. Eğlenceli gün planım gözümün önünde buhar olup uçarken Dilek'in paniği içime işledi.
“Tamam, hemen bakıyorum, sen merak etme!" dedim ve telefonu kapattım.
Gerçekten de kapı duvar! Zeynep ortalıkta yok. Panik hafiften içimi yoklamaya başlarken alt kata, arkadaşı Suna'ya sormaya karar verdim. Merdivenleri öyle bir hızla indim ki Sunaların kapıda buldum kendimi.
Kapıyı çalar çalmaz Suna şaşkın bir ifadeyle açtı.
"Zeynep buraya geldi mi?" diye sordum.
"Yok teyzeciğim, hiç görmedim.” dedi Suna.
Hah, şimdi iyice meraklanmaya başladım işte! Ama dur, Zeynep’in en yakın arkadaşı Ayşe… Onlar hiç ayrılmazlar.
“Peki, Ayşe’yi gördün mü?" diye sordum.
Suna başını iki yana salladı. "Ayşe bugün okula gelmedi galiba, hiç görmedim."
Haydaa! İşler iyice karıştı. Şimdi ne olacak? Hemen Dilek’i aradım.
"Canım, evde yok, Suna’ya da sordum, o da ne Zeynep’i ne de Ayşe’yi görmüş. Sen en iyisi Ayşe’nin annesini ara!"
İyice telaşlanan Dilek'in sesi artık titriyordu:
"Ablacığım, aklıma kötü şeyler geliyor. Ayşe’nin annesi de telefonu açmıyor!"
Tahmin edebiliyorum, anneler böyle durumlarda ne senaryolar yazar, anında.
Durum ciddileşiyordu; ama benim içimde hâlâ bir umut vardı. "Tamam canım, ben bir de okula bakayım. Belki oralarda takılmışlardır. Bir koşu bakar gelirim.”
Ama koşmak ne ki… Resmen uçuyorum!
Cebeci zaten yokuşlarıyla meşhurdur, ben de o meşhur yokuşların en tepesinde, Cebeci'nin zirvesinde; adından da belli, Doruk Sokak’ta oturuyorum. Beni bir gören olsa, maraton koşucusu sanırdı. Hava desen, Ankara'nın ayazı hiç bu kadar muhteşem olmamıştı. Bir yandan acımasız rüzgâr, diğer yandan içimde büyüyen panik!
Aman Tanrım, bütün rüzgârı yutuyorum! Yuttukça şişiyorum, şiştikçe kanatlanıyorum. Az kaldı, az daha şişersem zaten balon gibi uçuşa geçeceğim. Okulun civarına bakınırken öğretmenleri gördüm. Zeynep’in öğretmenini görünce atıldım:
"Hocam, iyi ki sizi gördüm! Zeynep yok ortada!"
Öğretmen hafif şaşkın bir ifadeyle duraksadı. "Aaa!" dedi, "Bizim toplantı vardı, o yüzden geç çıktık. Ama Zeynep ile Ayşe'yi okuldan çıkarken gördüm."
Birden içime bir rahatlama geldi. "Yani Ayşe okuldaydı?”
Hemen Dilek’i aradım: "Canım, sen ısrarla ara Ayşe’nin annesini! Beraber çıkmışlar.”
Ama benim macera bitmemişti. Koşmaya devam… Tek fark, bu sefer yokuş yukarı olduğum için tempom biraz düşmüştü. Yokuş aşağı uçan ben, yokuş yukarı kaplumbağaya dönmüştüm; resmen emekliyordum.
Tam nefes nefese ilerlerken…
Bir kadın feryat figan bağırıyordu… “Yavrum! Yavrum, neredesin?”
Haydaaa! Bir yavru daha mı kayıp?
Kadına doğru yaklaştım. "Sizinki kaç yaşında? Erkek mi, kız mı?"
Kadın gözleri dolu dolu, çaresizce bakarak: "Beş yaşında, erkek!" dedi.
İçim bir burkuldu. "Ah canım, çok küçükmüş!"
Kadıncağız perişan halde çırpınıyordu.
"Adı ne? İsmiyle seslenelim belki duyar!"
Kadın hemen yanıtladı: "Cafer… Cafer ismi."
"Ben de kızımızı arıyorum," dedim kadına. "Gerekirse bütün Cebeci’yi didik didik arayacağız… Olmadı karakola gideceğiz… Ama merak etme, yavruları bulacağız!"
Hava birden değişti ve gözlerime inanamadım! O kadar özlediğimiz, beklediğimiz kar yağmaya başlamıştı. O tanıdık kar taneleri içimde bir sevinç bıraktı. Ama dur, yavrular kayıp!
Kadına döndüm: "Hadi düş peşime, beraber arayacağız!"
Kadın biraz toparlanmış gibi görünüyordu, ama yüzündeki endişe hala belli. "Peki, Cafer ne giymişti?"
Kadıncağız bir anlık duraksadı ve cevabı beni şoka uğrattı: "Bir şey giymemişti!"
Hoppala! Çocuk çıplak mı?
"Yok, yok! Kadın üzüntüden ne dediğini bilmiyor…” dedim, hâlâ aklımda bu düşünceyle kalakalmıştım.
Ama sanırım şaşkınlık yüzüme iyice yansımış olmalı ki kadın biraz da gülerek, “Cafer, çocuk değil… Kedim o!" dedi.
“Kedi mi?” Şaşkınlıkla bir süre duraksadım. "Ayy tamam, anlıyorum… O da bir can.” dedim ama bir yandan iyice gerilmiştim.
Kadın ümitle devam etti: "Sarı-beyaz tüyleri var, burnunda siyah beneği var..."
Ve işte bir zıng daha! "Bir kedi kayboldu diye panik yapıyoruz!"
“Hadi o zaman bizim mahalleye çıkalım," dedim. "Çok kedi var oralarda, herkes balkonlardan yiyecek atıyor, onları besliyor. Belki Cafer de onlara katılmıştır."
Hem Cafer’i hem de Zeynep’i arıyoruz, ama hava iyiden iyiye soğudu. Kar hâlâ lapa lapa yağıyor ve biz yokuşu çıkıyoruz kol kola.
O da ne? Kadının ayağı kaydı, ben de kolunda… Bir an için uçtuğumuzu düşündüm, ama hayır, bu defa kayıyoruz… Ne kayma ama!
Aman, saldım artık kendimi! Kızaksız kayıyoruz. Yokuşun sonunda vücutlarımız hızla ileri fırlıyor. Uçuyoruz!
"Aman Tanrım! Nereye kadar uçacağız bilmiyorum.” derken aniden biri bizi kollarımızdan tuttu ve kaldırdı. Kimdi bu? Bakkalımızın oğlu Recep! Maşallah, güçlü kuvvetli bir dev adam! İkimizi de kavramış kanatlarının altına, bir kartal edasında bizi taşıyor.
Neyse ki sağ salim mahalleye geldik, şükürler olsun. Kadın hala peşimde, kıpkırmızı olmuş; pancar gibi kızarmış. Apartmanın bahçesine geldiğimizde içim biraz rahatladı. "Bakın!” dedim. “Yirmi kedi var. Burada sabah akşam yemek yiyip semiriyorlar.”
Kadın bahçeye dalarak, "Ahh yavrum! Sen nasıl geldin buralara? Çok korkuttun beni.” diyerek Cafer'e sarıldı. "Ohh!” dedim. “Bir yavruyu bulduk, hadi gözünüz aydın."
Apartmana girdim, Dilek’i bulmalıydık. Ve karakola gitmeliydik. Kapıyı açan Dilek gülümsüyordu:
"Ayy ablam, nerelerdeydin? Telefonun açılmıyordu, Zeynep’i buldum! Ayşe'nin annesine ulaşamayınca, sen de Ayşe ile beraber çıkmışlar deyince, evlerine gittim.
Apartmana bir girdim ne göreyim? İkisi de merdivene kilim sermiş, ellerinde tostlar… Oh, merdivende oturuyorlar. O an tabii ki saldırdım bizimkine, ‘Nasıl telefonu açmazsın, nasıl haber vermezsin?’ diye. Şimdi içeride ağlıyor.” dedi. "Fazla gitme üstüne korkmuştur.” dedim ama bir yandan da ensemden bacaklarıma doğru ağrılar inmeye başladı.
"Abla seni çok yordum, helal et hakkını. Hadi gel bir sıcak çay yapayım.” dedi Dilek.
"Yok," dedim.
“Ben eve gireyim. Gözümüz aydın canım, çok geçmiş olsun."
Ama birden içimde bir üşüme hissettim. Dişlerim zangır zangır titriyor, elektrik verilmiş gibi bütün vücudum sallanıyor, sanki horon tepiyorum.
Eve zor attım kendimi. Kombi açık ama ev buz gibi, ısıtıcıyı da yaktım. Üstümü başımı değiştirdim, elimi yüzümü yıkadım ama titriyorum. Battaniye, yorgan ne varsa üzerime aldım. Sonunda biraz ısındım. Evet, hasta olacağım galiba… Ama olsun, yavrular bulundu ya! Hem iyi bir amaç uğruna…
Yatış o yatış, üç gün boyunca sadece bir-iki lokma yemiş, yine uyumuşum. Üç gün uyunur mu? Çocuklar zorla doktora götürdüler. “Anne domuz gribi falan olur, salgın var.” dediler. Testler, muayenede bir şey çıkmadı şükür.
Yalnız uzun zamandır hiç bu kadar keyifle hastalanıp yatak döşek yatmamıştım. Tabi bu bana bir uyarıda olabilirdi. Her yere koşuyorsun, hatta uçuyorsun. Beynin ve vücudun artık sinyal veriyor, az yavaşla.















































