KEŞKE
Şimdiki aklımla lise yıllarına döndüğümü düşünüyorum.
Hani o sımsıkı toplanmış saçlarımızla lacivert jileli beyaz gömlekli günlerimize.
O kadar çok şeyi farklı yapmam gerektiğini anlıyorum ki içim hafiften burkulmuyor değil…
Mesela çok daha cesur olurdum, susmak yerine fikirlerimi korkmadan çok daha rahat söylerdim.
Ahh bizim kuşak neden susmak öğretilerek büyütüldü ki?
Daha çok kahkaha atardım, başımda kavak yelleri halini daha doludizgin yaşardım.
Hele ki üniversite yılları ayrı bir facia. Bir an önce mezun olup iş bulmaya odaklı o yılları ıskaladığımın şimdi çok daha iyi farkındayım.
Galiba burada da memur çocuğu olarak büyümenin ve bir an önce hayatın sorumluluğunu yüklenme çabasının yansımasını görüyoruz.
Şimdiki kuşağa baktığımda bizim kuşak hakikaten şımartılmadan ve sorumluluk hissini alarak büyütüldü.
Elbette müspet yanları vardı fakat biraz erken mi yorulduk sanki, işte orasını tam olarak bilemiyorum.
Üniversite bittikten sonra da pek bir şey değişmemişti esasında.
Mesela şöyle hesapsız bir yolculuğa çıkamamış bir nesildik biz. Çok telaşlıydık, çünkü iş bulmak zorundaydık. Bu ülkede ekmek hep aslanın ağzındaydı zaten.
İş bulduk, bu sefer de kendimizi orada göstermenin yollarına bakmalıydık. Aniden giydiğimiz tayyörlerin içinde sıkışmaya, büzüşmeye başlamıştık. Jean ve spor ayakkabılı günleri özlemle anar olduk.
Akşam iş çıkışı rakı mı içmeliydik yoksa bir terapiste mi gitmeliydik?
Çünkü kendi kararımızla seçmediğimiz bölümleri okumuş ve istemediğimiz işlerde çalışır olmuştuk.
Bir gün gitme hayalini kenarlarda bir yerlerde hep saklı tutuyorduk. Tuhaf bir aralığın çocuklarıydık biz esasında ve asla “hayır” demeyi öğrenememiştik.
Tüm bu nedenlerle o büyük puntolu “Keşke” sözü yıllar sonra insanın içini çok acıtıyor işte.
Jorges Loıs Borges’in meşhur bir şiiri vardır; “Anlar”
“Eğer yeniden başlayabilseydim yaşamaya
İkincisinde daha çok hata yapardım” diye başlar.
Hata yapabilme hakkını bile kendimize vermediğimiz aşikâr. Keşke o güzel hatalara sarılıp; “Benim güzel hatalarım oldu” diyerek yola devam edebilseydik.
Kendimize bile şefkatli davranmazsak eğer bize kim şefkat gösterebilir ki?
Yıllar sonra fark ettim ki sınıfın en eğlenenleri bugünün en başarılı, mutlu insanları oldular.
Her şeyi kuralına göre yapanlar, sürekli bir gelecek endişesi içinde ânı ıskalayanlar sıkıcı işlere ve ilişkilere kısılıp kaldılar.
Öyle bir sorumluluk haliydi ki bu, olmayan bir ilişkiden gitmenin güzelliğini bile yaşayamadılar.
Bugün şu andaki halimle, 20 yıl sonrasında da aynı şeyi bugün için düşüneceğim belki de...
Gereksiz şeylere üzüldüğüm için, ipe sapa gelmez evhamlarım, kuşkularım için, boşvermediğim için kendime bolca kızacağım aşikâr.
Keşke o seyahate gitseydim, keşke o kadar yıl katlanmasaydım ya da keşke o ilişkiye bir şans verseydim demek ne hüzünlü bir hal öyle değil mi?
Başkaları ne der diye susturduğumuz yüreğimizin ya da geleceği garantilemek adına verdiğimiz ödünlerin aslında ne anlamsız korkular olduğunu anlayıp öylesine kalakalmak ne talihsiz bir durum.
Oysa yıllar ne kadar da hızlı geçiyor…
Kimse size ödünler verdiğiniz için taç takmıyor, hatta sıradan, öylesine bir kelam edercesine "Yapmasaydın" lafını şamar gibi yüzünüze yapıştırıveriyor.
Siz sadece yapamadıklarınızla, yaşayamadıklarınızla, siyah puntolu keşkelerinizle, ahlarınız ve vahlarınızla öylece kalıveriyorsunuz ve vakit artık çok geçmiş oluyor ve fonda "Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç" şarkısı çalıp duruyor.
Ne yazık ki kum saati de geriye doğru akmıyor…
O vakit yapılacak şey çok belli. Yirmi yıl sonraki halimizle yüzleşerek, bu günü nasıl yaşamamız gerektiğini tekrar gözden geçirmeliyiz.
Nadide hayatımızın hakkını vermek bizim elimizde. Üzüntülerimizde bile haddimizi bilmemiz gerekiyor.
Öyle acılar, öyle büyük sorunlar var ki bir şeylere üzülürken çoğumuz bu durumu gözardı ediyoruz sanki.
“Bugünü hakkıyla yaşadım”diyebilmek pek mühim. Nedir günün hakkını verebilmek? Bunlar aslında bir çoğu için esamesi okunmayan şeyler bile olabilir.
Huzurla bir kahve içmek, eski defterleri kapatmış olmanın iç huzuruyla ve ferahlamış bir kalple güne başlamak, eski bir dosttan gelen telefon, sevdiğin bir yemeği iştahla yiyebilmek, sevildiğini hissetmek, sevdiklerinin olması, birine faydanın dokunması ya da küçük bir seyahat planlamak gibi şeyler…
Velhasıl 20 yıl sonraki öğretmeni hep hatırlamak lazım ki pişmanlık olmasın.
Her günü son gününmüş gibi yaşayabilmek büyük bir hüner istiyor fakat kıyısından yamacından olsa da bunu becerebilirsek kârdır...
Yolun yarısına gelmişseniz eğer bu hüneri göstermek lazım çünkü artık yokuş aşağı iniyoruz ve o yokuşu manzaranın tadını çıkararak inmek en doğrusu.
Kendinizi geri tuttuklarınızın, ertelediklerinizin, seneye bakarızların, bilmiyorum ki kararsızımların sizi ele geçiren sarmalından kurtulmak lazım.
“Ben nasıl mutlu olurum” sorusunu kendimize yürekten sormalıyız. Sevin, sarılın,deneyin, hata yapın,tekrar başlayın ama “Yaşayın”...
Yapamadığımız şeyler için pişman olmaktansa, yaptığımız yanlışları hatırlayıp gülümsemek daha güzeldir.
Ataol Behramoğlu şöyle der:
"Yaşadıklarımdan öğrendiğim bir şey var.
Yaşadın mı büyük yaşayacaksın
Irmaklara, göğe, bütün evrene karışırcasına
Çünkü ömür dediğimiz şey hayata sunulmuş bir armağandır
Ve hayat sunulmuş bir armağandır insana"
Sadeliğin ve iyiliğin zarafetiyle yaşamak dileğiyle…


























































