KALAYCILAR
Köye gelişlerinin ikinci günüydü.
Kendilerine gösterilen, dükkan olarak kullanacakları, hem de yatacakları yer; caminin altında, briket yığınını andıran, kireç kokulu, loş bir bodrumdu. Köyün meydanına bakan kapısından girince, sol köşede mavimsi, yeşilimsi yanan ocak, içerisini az aydınlatmıştı. Daha sonra göz alışıyor, içeridekiler fark ediliyordu. On iki yaşında gösteren, başında FB armalı şapka olan oğlan vardı. Bir eliyle bakır güğüm tutuyor, diğer eliyle de körüğün çarkını döndüren kolu çeviriyordu. Köpek hırlaması gibi sesi vardı. Dalga dalga azalıp çoğalan bu aydınlıkta, yere gelişi güzel konmuş tencereler, yemek tasları, bir de bulgur kazanı görülüyordu.
Sırtı dönük, çömelmiş, kolları sıvalı, kel başlı adam; elindeki bezle kirli tencereyi kumla sürtüyordu.
“Selamün aleyküm. Hayırlı işler.” diyen, uzun boylu birisi kapıdan girer girmez, elindeki üç küçük tencereyi eşiğe bıraktı.
İsmet, “ Enişte ! Fehmi yukarı mahalleye gitsin. Evin birinden kaplar verecekler.” dedi.
Cemil usta, “Hemen getirsin! Haydi fırla aslanım.” dedi.
Çocuk elindekileri yere bıraktı. Başındaki bereyi kulaklarına kadar çekti.
“Kimin evi diyeceğim?”
“Osman Çavuşun eviymiş. İki tencere, üç tas getireceksin.”
Çocuk koşar gibi dükkandan çıktı.
“Kayın oğlan! Akşama az kaldı. Düşünüp de yemek getiren olmaz bu saatte. En iyisi şu karşıki bakkaldan yumurta, ekmek alalım.” dedi.
“Alalım enişte..”
Memleketten iki saat uzaklıktaki bu köyde, belki bir hafta, belki on beş gün çalışacaklar, bakır kapları kalaylayacaklardı. Kayın biraderi İsmet, askerlik görevini yeni bitirmişti. Daha önce bir markette sigortasız çalışıyordu. Buraya gelmesi ise eniştesi Cemil Usta'yı kıramadığı içindi. Bu iş zaten mevsimlikti. Kışa iki ay kala, ne alırlarsa! Allah bereket versin. Karınca örneği...
Önce alüminyumlar daha sonra emaye kaplar, çelik tencereler, teflonlar… Baş döndürücü hızla ilerleyen teknoloji, başka mesleklerde olduğu gibi kalaycılık mesleğini de bitiriyordu. Marketler zincirine direnebildiği kadar direnen mahalle bakkalları, ekmek satış noktaları olmuştu. Terzilik, saatçilik, kunduracılık, yorgancılık gibi el zanaatları, bir bir yok oluyordu. İyi ki köylerde yemekli düğün gelenekleri devam ediyordu da konu komşu bir birine evdeki kaplarıyla yardımlaşıyordu.
İsmet; askerlik görevini bitirdikten sonra nişanlandığı Ümmühan’ı, iş buluncaya kadar daha kaç aylar, kaç yıl bekletecekti?
“Kayınım! Gel, geçelim ocağın başına. Şu iki tencereyi bitiriverelim.” dedi Cemil Usta. İsmet körüğün kolunu çeviriyor, kumla sürtülmüş kapları yerden alıp eniştesine uzatıyordu. Ocağın alevi hırıltıyla biraz daha canlandıkça nişadır, kalay yanığı sis duman, genizi yakıyor, gözleri yaşartıyordu. Cemil Usta maşaya benzeyen uzunca demir kıskaçla tuttuğu kapları ateş üstünde okşuyor, parlatıyordu. Bir gözü kısık, alnı boncuk boncuk terliydi.
Az önce bir evden kapları getirmeye giden çocukta dönmüştü. Dükkanın bir köşesinde hazırladıkları akşam sofrasına oturdular. Duvarda çiviye asılmış radyodan türkü duyuluyordu.
Gökte yıldız yüz atmış,
Tanrım neler yaratmış.
Babasını soydan;
Kızını huri melek yaratmış.
Gökte yıldız sayılmaz,
Aman sayılmaz..
Yari güzel olanın aman aman
Yüreğinde yağ olmaz
Akşam çaylarını, köy kahvehanesinde içtiler; iskambil oynayanları geriden izleyerek. Yatsıdan sonra Cemil Ustanın başıyla yaptığı “kalkalım“ işaretiyle dükkanın yolunu tuttular.
Tezek, saman kokulu karanlık sokaklarda ilerliyorlardı. Arkalarından üç dört gencin geldiğini fark ettiler.
“Hey! Tavuk hırsızları... Hanginiz yürüttü bizim horozu?“ dedi birisi...
Donup kaldılar... Kısa süren suskunluktan sonra Cemil usta:
“Bu laf bize mi?“ diye sordu.
“Tabi size... Yanınızdaki çocuğu geçen gün bizim mahallede görmüşler. O mu aşırdı?” dedi iri yarı genç.
İsmet bu ani suçlama karşısında çok sinirlenmişti. Döndü, gençlere doğru hızla yürüdü. Cemil usta kolundan tuttu.
“İsmet! Dur! Meseleyi bir anlayalım. Koy şunu cebine. Gece vakti kaza bela çıkarma.." İsmet bir eniştesine baktı, bir gençlere baktı. Bıcağın ağzını kapattı, cebine koydu. Gençlerin yanına vardılar. Önce Cemil usta, sonra İsmet bu işte bir yanlışlık olacağını, alın teriyle çalıştıklarını, helalı-haramı bilenlerden olduklarını anlatmaya çalıştılar. Yüksek sesli konuşmalar, tartışmalar kahvehanedekileri de birer ikişer buraya toplamıştı. Kalabalık çoğaldı. Köyün hatırı sayılanlarına benzeyen iyi giyimli sarışın adam, gençleri haksız buldu.
“Bana bakın gençler! Delil yok ispat yok. Rızkını temin için taa memleketlerinden buralara gelmiş ustaları suçlamaya utanmıyor musunuz? Ne hakla? Kim görmüş? Kim biliyormuş? Çabuk defolun buradan. Edepsizler! Misafir bilmez ikram bilmezsiniz bir de çeneniz çıkar!”
Gençler sus-pus sokağın başında kayboldular.
Gece yarısını geçtiği halde İsmet’te, eniştesi de uyuyamamışlardı. Akşamki tartışmadan mı yoksa üşüdüklerinden mi nedir? Çırak Fehmi, eski bir battaniyeyi başına çekmiş, dizlerini karnında toplamış, mışıl mışıl uyuyordu. Ayak ucundan görünen yer yatağı; buz dolabı ambalaj kartonuydu.
Gecenin bu saatinde İsmet’in cep telefonu çaldı. Askerlik arkadaşıydı arayan. “Yarın muhakkak gel! Bu işi kaçırma... Bu meslekte hem yetişmiş eleman bulunmuyor hem de iyi para var... Sabah yola çık, gel.”
Konya’da inşaat teknisyeniydi. Karo, fayans döşemeciliğinin geçerli meslek olduğunu defalarca anlatmıştı İsmet’e...
Cemil usta: “Hemen git kayın oğlan. Bu devirde karın doyurucu iyi bir meslek bulmak zorlaştı. Sabah git. Biz çocukla şu önümüzdekileri bitirir, döneriz. Sen bu işe sıkı sarıl. Dikkat et. Yuva kuracaksın.” dedi.
Sabaha karşı uykuya dalmışlardı ki dükkanın beş adım ilerisinde, köy meydanında bağrışmalar duyuluyordu. Uyku sersemliğiyle kapıyı aralayıp dinlediler.
“Garip Süleyman yine bir kümesten tavuk çalmış.”
“Adam edemedik şu oğlanı... Ne yapalım komşular? Şehirlerde kimsesiz özürlüler için kurumlar varmış, oraya mı verelim? O da kurtulsun bu perişanlıktan, biz de kurtulalım.”
Sabah ayazı içlerini ürpertiyordu. Kalıp tahtasından düzme kapıyı yavaşça örttüler.
Editör: Ümmügülsüm Hasyıldırım














































