İÇİNDEN GELDİĞİ GİBİ
Ondört Eylül İlköğretim Okulu’nda çalıştığım günlerin birinde, teneffüs zili çalınca bahçeye çıktım.
Baktım ki kız öğrencilerim güzelce bir grup kurmuş ip atlıyorlar. Ben de her zaman yaptığım gibi, hemen gidip ipi tuttum ve sallamaya başladım.
Kızlar sıraya girdiler, kurallara uygun çok güzel atlıyorlar. Yanan kişi itirazsız geçip ipi sallıyor. Derken birisi yandı. Gelip benim elimden ipi aldı, sallamaya başladı.
Sıra bana geldi. Ben de bir iki atladım ve yandım. Yeniden ipi tutup sallamaya başladım.
Bu sırada bazı büyük erkek öğrenciler, arada sırada gelip araya girmeye çalışıyor, oyunu bozmaya, kızları sinirlendirmeye çalışıyorlar.
Yani şımarıyorlar.
Kız öğrenciler de onları istemiyor ve de kovuyorlar.
Gülüşüyoruz.
Biz böyle uğraşırken bir baktım ki birinci sınıflardan Gökhan koşa koşa bana doğru geliyor. Onu da bir sürü çocuk kovalıyor.
Gökhan yanıma geldi. Nefes nefeseydi. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu.
Yüzüme baktı.
Heyecanla ne diyeceğini şaşırdı.
Dondu kaldı.
Yutkundu.
Sıkıldı.
Kekeledi.
Terledi.
Öğretmenim mi desin?
Müdürüm mü desin?
Müdür yardımcım mı desin?
Dayı mı desin?
Amca mı desin?
Ağabey mi desin?
Birdenbire ne diyeceğini unuttu.
Çünkü biz alışkınız.
Okulun ilk günlerinde birinci sınıfa gelenler genellikle alışana kadar bizlere böyle hitap ediyorlar.
Hemen Gökhan'ın önüne çöktüm, ellerini tuttum gözlerinin içine baktım.
- Ne oldu Gökhan?
Dili çözüldü.
Parmağını arkasından gelen çocuklara doğru uzattı ve çok tatlı bir şekilde dedi ki;
- Galip Duman'ım… Bu çocuklara bir şey söyle, bana vuruyorlar.
Selamlar, sevgiler, saygılar…
***



























































