ANI
Giriş Tarihi : 20-05-2025 17:33

Huzurevi / Kenan Gül

Yazan: Kenan Gül -HUZUREVİ

Huzurevi / Kenan Gül

HUZUREVİ

Bazen okuduğunuz hikayenin içeriği bazen de izlediğiniz filmin senaryosu sizi dehşete düşürür. Olabilme olasılıklarıyla kaleme alanın etkileyici hayal dünyası arasındaki gidip gelmeleriniz, size farklı kapılar aralar. Şaşkınsınızdır. Çünkü; her kapının ardında başka bir muamma vardır.

El öpenler grubundan eli öpülenler grubuna sesizce geçiş yaptığımız bu dönemlerde saçlarımıza düşen akların aynadaki yansıması hasret yüklenmeye başladı. Bunun yanında, küçük evlerimizdeki samimiyetin yerini çok odalı evlerde geçen selamsız günler almaya başladığında yenilginin acıtan yanıyla yüzleşmek zorunda kaldık. Görmezden gelip nasılsa affedilir, unutulur dediğimiz her şey, kapı aralıklarından, perde altlarından sokağa bıraktığımız hasret dolu bakışlarda yağmur oldu.

Ben bir erkeğim; anne ve kadın üzerine yazabileceğim hiçbir şey tam olarak yerini bulmayacaktır. Hani o, “Dokuz ay karnında taşıdı; hasta gecelere ilaç, karanlığa ışık oldu, sofrada katık, toprağa beşik oldu…” güzellemeleriyle de kimseyi kendi samimiyetimle yargılayamam.

Kalem tutsak; istediğini değil, istediğimi yazdığı sürece beni tanıma şansınız hiç olmayacaktır. Teknolojik egomuzun ben merkezli mücevherleriyle insan içinde var olma savaşımız basit bir aldatmaca olabilir mi? Bu, herkesin  kendisine verdiği cevapta gizli kalacaktır.

Şimdi yazacaklarım ise kurgu falan değil. Kimsenin dokunmak istemediği bir yaşamdan dinlenmiş gerçek kesit. 

Bazen eşimle semtimizdeki huzurevine çat kapı ziyaretlerimiz olur. Kah dostlarımızın bize ulaştırdığı kah bizim edindiğimiz küçük hediyeleri, onların çatısı altında paylaşmak hoşumuza gider. Belki de toprağa emanet ettiğimiz anne ve babalarımızın doldurulamayacak olan yerlerini günübirlik tatlarla giderebilmek çabası olarak da algılanabilir.

Her kapıyı tıklayıp gönül alma çabamız aynı kapı önünde defalarca yenilgiye uğramıştı. O kapıyı her tıkladığımızda içeriden gelen "Müsait değilim.” sesi içimizde ışığı sönmüş bir yolun karanlığı gibi iz bırakıyordu. Eve gelişlerimizde eşimle sesin sahibi kadın hakkında kerelerce varsayımlarda bulunduk. Yine de tutarlı bir cevap bulamamıştık. Karar verdik. Bir dahaki gidişimizde, müdire hanımla konuşacaktık.

Yine bir gün eşimin arkadaşlarının getirdiği hediyeleri sahiplerine ulaştırmak için huzurevinin yolunu tuttuk. Müdire hanımla da konuşacağımız için daha fazla heyecanlıydık.

Gittiğimizde çoğunluk salondaydı.

Biraz hoşbeş ve gönül almadan sonra diğer odaları da dolaşıp selamlaştık. Bu sefer onun odasına hiç uğramadan müdire hanımın yanına inmeye karar verdik. Kapıyı tıklayıp içeri girdiğimizde yaşlı bir bayanla konuşuyorlardı. Bizi görünce ayağa kalkıp yanımıza geldi.

"Emel Hanım’la biraz işim var. Lütfen oturun.” diyerek yer gösterdi.

Yerine otururken de nezaketen bizi Emel Hanım’la tanıştırdı. Tanıştırma cümlelerinin içinde,"Bizi yalnız bırakmayan dostlarımız." cümlesi geçerken kadın, bize dönüp baktı. Kararlı bakışları ardına gizlenmiş hüzün bütün kelimelerden daha ağır basıyordu. Sonra müdire hanıma dönüp,

"Bunlar onlar mı?" diye sordu. 

Müdire Hanım "Evet.” anlamında başını salladığında tekrar bize döndü.

"Sizin işiniz gücünüz yok mu? Biz çocuklarımızdan kaçıp buraya geldik. Onlardan kurtulduk, siz çıktınız. Ne işiniz var burada? Bırakın insanların yaşamına dokunmayı… Umutlandırmayın. Yeniden unutulmayı yaşamasınlar."  diye konuşmasını sonlandırdı.

Eşim hiç böyle bir tepki beklemiyordu. Gözleri yaşarıp ağlamak üzereyken bir gariplik oldu. Emel Hanım yerinden kalkıp yanımıza kadar geldi. Cebinden çıkardığı bembeyaz mendili eşime uzattı.

"Sil gözünü, bize kendi çocuklarımız üzülmedi. Hiç tanımadığım birinin üzülmesini asla istemem!”

Sesi ne kadar dik olsa da içindeki bezginlikten kaynaklanan titremeler belli oluyordu.

O geceki ziyaretimiz uzun sürdü. Ve ilk kez onun gerçeğini yine ondan dinledik.

Emel Hanım ve eşi ekonomik olarak çok güçlüymüşler. Ancak çocukları olmuyormuş. Tedavi için çok uğraşmışlar. Ama yine de olamayacağı ihtimalini kabullenip çocuk esirgeme kurumunun yolunu tutmuşlar. Uzun uğraşlardan sonra da bir erkek çocuğu almayı başarmışlar. Kısa bir süre sonra da tedavi sonuç verip Emel Hanım hamile kalmış.

Bir erkek çocukları daha olmuş. Birbirinden ayırt etmeden iki erkek çocuğu da büyütmeye çalışmışlar. Ekonomik rahatlığın verdiği rehavetle delikanlılığa adım atan gençlerin yaşam şekillerinde belirgin bir düzensizlik oluşmaya başlamış. İşte tam bu aşamada, eşi çocukların gelecekle ilgili yaşayacağı tüm olumsuzlukları hesaplayarak tüm mal varlığını eşinin üzerine yapmış. Babanın zamansız ölümüyle rahata kavuşacaklarını zanneden iki genç, eve gelen avukattan bu gerçeği duyduklarında önce tepki gösterseler de gerçeği kabul etmek zorunda kalmışlar.

Aslında durum hiç de böyle değilmiş. Biri öz, diğeri evlatlık iki adam kendi aralarında bir sinsi plan yapıp uygulamaya koymuşlar. Annelerinin sadık yardımcısının evden ayrılmasını sağlamak için büyük olan, evlilik fikrini ortaya atmış. Annesinde oluşan torun sevgisini de bildikleri için her şey yolunda gidiyormuş. Yüklü bir ücret vaadi karşılığında bulunan sahte gelin aile arasında yapılan düzmece bir nikahla eve yerleşmiş. Eee, evde gelin varken yardımcıya ihtiyaç olur mu? Hem gelin, yardımcıdan daha iyi evine sahip çıkmaz mı? Anne ikna olmuş ve sadık yardımcı kadın gönderilmiş.

İlk anlarda herşey doğal akışında giderken, sonrasında Emel Hanım’ın sağlığı bozulmaya başlamış. Eve sık sık ziyarette bulunan aile hekimi de oğulları tarafından satın alındığı için Emel Hanım’a olumlu telkinlerde bulunuyormuş.

Emel Hanım’daki bu sağlık probleminin uzun soluklu olması, onu her ay düzenli olarak ziyaret eden firmanın gözünden kaçmamış.

Çocukların gelinle dışarıda oldukları bir gün Emel hanımı evden alıp, bir sağlık kuruluşuna götürmüş. Yapılan tetkikler sonucunda, Emel Hanım’ın sistematik olarak ve yavaş yavaş zehirlendiği ortaya çıkmış. Daha sonraki polis tetkikinde gelinin salt bu iş için eve getirildiği ortaya çıkmış. Hem öz hem de evlatlık olan oğulları, aile doktoru ve sahte gelin tutuklanıp uzun süreli bir ceza almışlar. 

Emel hanım susmuştu. Titreyen elleriyle, dudaklarına götürmeye çalıştığı bardağa gözlerinden akan damlalar eşlik ediyordu.

İlk hareket eden eşim oldu. Kalkıp yanına gitti. Az önce kendine verilen mendille, sahibini buluşturdu.

Susuyorduk. Çünkü susturulmuştuk. Bir anneyi teskin edebilecek cümle icat edilmiş miydi ki?

Ellerimiz yanımızda, seyyar dilenci edasıyla çıktık huzurevinden. Karanlığa bir an önce kavuşma isteği inanılmaz boyuttaydı. Böylesine bir utançtan kurtulup kaybolmak hangi hasretimize gem vuracaktı ki?

Biz arabamızı orada unutup karanlıkta kaybolduk o gece. İnsan sevgisinin yenildiği, onurun ayaklar altına alındığı  gece… 

İsteyerek kapatmıştı ışıklarını…

Sahi, alnımızda kaç leke var?

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör: Nevin Bahtışen

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi