HAMURUN GELECEK İZLERİ
Taşeli’nin taşla yoğrulmuş topraklarında yüksek Torosların eteğinde küçük bir köy saklanır: İzvit. Bu kadim köy, Anadolu’nun ilk Türk yerleşimlerinden biri olarak tarihin sessiz tanıklarından biridir.
Yüzyıllar önce Orta Asya’dan gelen göçebe Türklerin ayak izleri bu topraklara düşmüş. Burada taş ve çamurun birleşiminden yapılmış evlerde yeni bir hayat filizlenmiş. Köyün geçim kaynağı önce hayvancılık, sonra tarım olmuş. Buğday, köyün bereketli ellerinde un ve ekmeğe dönüşmüştür.
Köyün kenarındaki eski bir ev, geçmişin izlerini bugüne taşır. Yıpranmış duvarları zamanın ağırlığını sessizce anlatır. Sabah güneşi pencere perdesinden süzülerek mutfağı aydınlatır. Evin ortasında duran senidin başında yaşlı bir nine, torununa hamur yoğurmanın inceliklerini öğretmektedir. Çocuğun küçük parmakları unun içinde kaybolurken nine; sabırla ona, nasıl bastıracağını nasıl çevireceğini gösterir. Hamurun kokusu, evin duvarlarına sinmiş geçmişle birleşir. Her yoğrulan parça sanki bir hatırayı yeniden canlandırır.
Nine, kendi gençliğinde annesinden öğrendiği hareketleri torununa aktarır. O zamanlar da aynı senit vardı, aynı un kokusu, aynı sabır... Hayatın zorlukları belki değişmemişti ama sevgiyle yoğrulan hamur her kuşağa aynı sıcaklığı bırakıyordu. Çocuk, hamurun içinde yalnızca ekmek değil, bir mirasın da şekillendiğini hissediyordu.
O sabah yoğrulan hamurun kokusu evin her köşesine yayıldı. Sıcacık yufka ve bazlamaların içine çökelek ve peynirler sıkılarak kahvaltı sofrasına kondu. Küçük masa etrafında oturan aile, yoksulluğun gölgesinde bile zengin bir sevgiyle kahvaltı etti. Her lokma geçmişin izlerini taşıyor her gülümseme geleceğin umutlarını besliyordu.
Akşamüstü olduğunda evin sobası tekrar yakıldı. Nine bu kez torununa, sobanın üzerinde küçük yuvarlak kızarmış patatesler hazırladı. Ateşte kızartılmış bu patates dilimlerinden oluşan en doğal cipsleri ikram etti. Çocuğun yüzünde açlığın değil, paylaşmanın sevinci vardı. Sobanın çıtırtısı dışarıdaki rüzgârın uğultusunu bastırıyordu. İçerideki sıcaklık iki kalbin arasındaki bağı daha da güçlendiriyordu. Çocuğun neşeli gülüşü ninenin kalbine kazınıyor, ninenin şefkatli elleri ise çocuğun hafızasına bir ömürlük iz bırakıyordu.
O evde, yoksulluğun ortasında bir masa ve bir sobanın etrafında kurulan küçük dünya aslında en büyük zenginlikti. Birlikte olmak, emeği paylaşmak ve sevgiyi ekmek…
Yıllar sonra çocuk büyüdüğünde kendi elleriyle hamur yoğururken ya da sobanın üzerinde bir yemek pişirirken o günleri hatırlayacaktı. Unun kokusunda anneannesinin sabrını, ateşin çıtırtısında onun sevgisini bulacaktı. Çünkü bazı miraslar altınla veya toprakla değil; ekmekle ateşle ve kalpten kalbe geçen sıcaklıkla taşınır.
***



























































