GÜLE GÜLE
Uğurlamak. En sevdiğini, dönülmez menzile yolcu etmek. Aldığın nefes sona erene dek ayrılığın ve özlemin kelepçesini yüreğinde hissedecegini bile bile uğurlamak, güle güle demek hiç de kolay olmadı.
Uğurlanan, gönlünü senden çevirse de aldığı nefesin varlığına rıza gösterip onun hayatta kalmasını istemek adeta cehenneme hapsetmek gibiydi aslında. Lakin geride kalanın gidişe rızası yoktu. Ayrılığın kırbacını omuzlarına vura vura kabullenmek gerekti kaçınılmaz sonu.
O gülücüklerini alıp da gitti, bize kalan gözyaşları oldu. Sevilmek, gözyaşlarına inat tebessümünü yanaklarına saklayıp gitmek nasıl bir maharetti ki; acılar, hüzünler, ıstıraplar koparıp alamadı onun simasından.
Ateş düştüğü yeri yakıyordu elbet. Ateşten toplar düştü yüreğimizin tam ortasına. Derin obruklar açtı telafisiz. Ağır ağır, alıştıra alıştıra ayırdı gönlünü sevdiklerinden. Şırıl şırıl akan çeşmeden abdest aldığını ve namazını kıldığını söylerken yönünü çoktan çevirmişti de, etrafındakilerin aklının gidip geldiğine yoruyor olması acizlik değil de neydi. Ebedi yerleşkesini izlerken, bahçesindeki çiçekleri anlatıyordu rengarenk. Çok sevdiği, bütün heves ettiği eşyalarla döşediği evini göstererek "Oradaki evim daha güzel. Bahçesi rengarenk çiçekler açmış, bu evi hiç sevmedim. Ben oraya taşınıcam" diyen dilleri, geride kalanlara mirastı artık.
Son yolculuk için toplanılmıştı bir araya. Gözlerdeki buluttan firar etmiş damlacıklar, yanaklarda süzülürken aşağılara; başı bozuk rastgele dökülüyordu.
Pürü pak kefenlenip, tahtadan atına alınınca, özene bezene halıya sarıp yaradana açıldı butün eller. Hüzün arası coşkuyla söylenen aminlerin arasında o boğuk ses, öyle yürekten "amiiinnn" diyordu ki o ürkek, tüm şartlarını zorlayarak, kelam etmeyen diline koca koca "amiinleri" fersah fersah gökyüzüne salıverdi. Tekerlekli sandalyesinin üzerinden yolcunun ışığını görüyormuşçasına canhıraş çabaları görülmeye değerdi. Mehmet, mahallemizin maskotu. Gözleriyle "ben sizden daha bilinçliyim" dercesine tebessümlerin ortasına bırakıveriyordu tefekkürane bakışları.
O kalabalığın ebedi istirahatgaha doğru akışını takip eden tekerlekli sandalyesinin bizlere verdiği masajı, anlamak isteyene oldukça açıktı.
Her gün normal olan o yolun, dönüşsüz oluşunu izlemeye yürekler dayanmadı. Oturduğumuz o tefekkür sofrasından belki de birçogumuza bir lokma nasip olmadı. Ateşe düşen yüreğimizin teslimiyetle Hz. İbrahimvari gül bahçesine dönüşünü izleyemedik. Oysa bembeyaz giydiği o son ebed elbisenin yüzüne verdiği nuru görmek çok ta zor değildi. Canı çekilmiş yüzündeki tebessüm hâlâ çok canlıydı. Korkmak mı, haşa öpücüklerle uğurladık çok sevdiği, daha hayattayken gördüğü gül bahçeli evine. Yüreğimizdeki yangın firaktandı. Özlemin daha gitmeden başlayışındandı.
Gün boyu ziyaretçilerin, onunla olan anılarını anlattıkça, gözlerimizden kızgın yağa bedel yüreğimize akan damlalar, özlemimizi sulayan can suyuna döndü. Her dakikası asra bedel ne gün tükendi, ne anılar bitti. Uykuyu unutan gözler, acı biber sürmüşçesine yanarken isyanını kusuyordu.
Son ayrılışımızda kardeşim "şimdiye kadar hiç bırakmadın, bundan sonra da sakın bırakma ellerimi olur mu" diyerek defalarca helallik almıştı. Kırk yıllık beraberliğimizin son demleri kefenlenmeden alnına kondurduğum "yanındayım, ellerini bırakmıyorum" dercesine o öpücüğün sıcaklığıyla üşümesin yüreği.
Yeri yurdu babalarının yanında olması da manidar. Nasip, nasıl da sevdiklerini bekleme salonunda bir araya getirmiş. Yalnız değil, bekleyenleri babalar. Her iki babasıyla da komşu oluşu yüreğimize serpilen su olsa gerek.
Vedalar vuslata gebe olmasa, nasıl dayanır firakın zulmüne? Nasıl söner yürek yangını, nasıl teselli bulur? Dönüş O' na. Vuslatta, en sevdiğimiz sevgililer sevgilisi var. Atalarımız, bizden önce gitmiş, yerleşmişlerimiz. Asıl doğuşun kapısı, ebedi yerleşkemiz ve geride bıraktıklarımızın garanti olan gelişleri. Sonuçta dönüş O'na. Hüzünle...















































