GÖZÜMDEN KAÇMAYANLAR
“Gün mü yorgun, yoksa benim ruh hâlim mi havaya sirayet etmiş?” ayrımını yapmak istemediğim bir günde, üstelik zemheri ayazında, sıcak bir şeyler içme isteğimi kışkırtarak kendimi şımartmak dürtüsüyle hızlı adımlarla yürürken şemsiyemin görüş alanımı daraltmasından mütevellit, yabancısı olduğum bu semtte inatla sığınılacak bir kafe arayışından vazgeçmiyordum.
Zaten hiçbir caddede fazla uzun sürmezdi bu yürüyüşler bu amaç uğruna, en fazla on adım sonra aradığımı bulmuş olmanın sevinciyle adeta dalıveriyorum ortama. Kafe, tabiri caizse seçme şansı bırakmayacak kadar kalabalık...
Payıma düşen en ücra köşeye razı olup bir başkası arkamdan yetişip kapmasın diye adeta ışınlıyorum kendimi. Sandalyeyi çekip montumu üzerine astıktan sonra şemsiyemi de ayaklarımın dibindeki semsiyeliğe bırakıveriyorum. Bir vazifeyi yerine getirmenin rahatlığı üzerime çökerken bir yandan da böyle mekanlarda en sevdiğim eylemi gerçekleştirmek üzere arkama yaslanıyorum.
Dekor alışılmışın dışında ve tam da istediğim gibi; kendimi bana rahat hissettiriyor. Havanın griliğine inat bu kez loş olması gereken mekân inadına aydınlatılmış. Kızımla buluşmadan önce etrafı iyice incelemem lazım; çünkü o geldiğinde mutlaka, “Sağa sola bakma anne!” uyarısıyla kulaklarımı çekecek; ama benim derdim başka.
En güzel hikâyelerin mekânlardan çıktığını bilmiyor benim kızım. Harry Potter serisini hatırlayın. Orhan Pamuk, kafeyi “hikâye toplama mekânı” olarak tanımlar. Sartre, “düşünme alanı” olarak kullanmıştır. Daha çok yazar sayabilirim de bu didaktik bir deneme değil, bir anı yazısı olmak zorunda.
Garsonu arıyor gözlerim, sıcak bir çay isteyeceğim, yok ortalıklarda. Yine oğlum ve kızıma kayıyor düşüncelerim. Onların mantığı kestirme yolları seviyor: Ye, iç ve çık. Nasıl da robotik, nasıl da duygusuz, içe dönük… Çevrendekilerle göz göze bile gelme. Oysa daha dün otobüste tek koltukta otururken arkamda oturan adamın varlığından ürperdim bir an. İster paranoya deyin, ister tedbir. Adamın biri yakın geçmişte karşısına çıkan hiç tanımadığı kadını kılıçla öldürmemiş miydi?
Bazen kazara yaşadığımızı bile düşündüğümden genellikle en arka koltukları tercih ediyorum. Trafikteki teröristler, düğünlerde silah çekenler, asker uğurlaması yapanlar, şizofrenler... Hepsi birer potansiyel katil. Belki tehlikeden sakınıyorumdur kendimi, olamaz mı?
Derken aradığım malzeme en yakınımdaki masada sergileniyor. Kadın öylesine alımlı ki yanındaki adamın şoförü olduğunu bile düşünebilirsiniz. Gece karası uzun saçlarına gül rengi ruj çok yakışmış.
Balıkçı yaka kırmızı kazağı çığlık atıyor. Uzun deri çizmeleri bedeninin uzvuymuşçasına yapışmış bacağına; yetmiyor, bacak bacak üstüne atıyor umursamaz bir tavırla. Karşısındaki adamın gözlerinin içine bakıyor. Elleri birleşiyor alelade, pespaye, özensiz, renksiz giyinmiş adamla. Tanımlamalar eksik kalmasın diye bir de kirli sakal bırakmış ki altın oran sınırları hak getire.
Alelade bir sweat, mavi kot bir pantolonla tamamlamış kombinini. “Biz kadınlar mı kendimizi yukarı çekiyoruz, yoksa erkekler mi daha doğal?” ikilemini dibine kadar yaşatan bir görüntü duruyor şimdi karşımda. Bazı adamlar bazı kadınlara hiç yakışmıyor mu desem, bazı kadınlar bazı adamlara birkaç beden büyük mü geliyor desem, bilemedim… Başka limanlara yelken açmadan, yazının sağlığı için çıkmalıyım bu düşünceden derken, karşı masada aksiyon başlıyor.
El eleyken birbirlerine güzel sözler söyleyeceklerini hayal etmiş olabilirim; ama telefonlarını masadan alıp kendi alemlerine dalacaklarını da ihtimal zincirinde düşünemezdim doğrusu. Vallahi yaptılar. Hem de masadan kalkana kadar. Önce parmakları gezindi ekranda, bir süre sonra birbirlerine döndüler.
Yirmili yaşları sürdüğünü düşündüğüm kadın, kendinden en fazla beş, altı yaş büyük duran adamın eline telefonu verdiği gibi, saçlarını düzeltmeye başladı, sandalyedeki konumunu değiştirip daha dik bir pozisyon aldı ve dudaklarını birleştirip ileriye doğru fırlattı. Artık kendinden emin olduğunda karşı tarafa elini yumruk yapıp baş parmağını göstererek sinyali verdi:
- Çek…
Bense kuruyordum. "Aşkım! Fotoğrafımı çeker misin?" demiş olmalıydı kadın. Adam, kızın kendisiyle ilgilenmesinden hoşnut vaziyette “Tabii ki biz ne için duruyoruz burada?" gibi cümleler sıralıyor olabilirdi. O sırada kadın fotoğrafını paylaşınca kaç beğeni alacağının hesabı içerisinde değilse ben de birşey bilmiyorum.
Kaç poz çekildi, kaç pozisyon değiştirildi, kaç kez arka arkaya silindi telefondan, her sahneyi film gibi izliyorum. Tüm bunlar yaşanırken arada kahveler de soğumuyor. En sonunda kızın yüzüne yayılan mutluluk ifadesinden anlıyorum artık işkencenin adam cephesinde bittiğini. Ateş rengi ojeli parmakları telefonun üzerinde adeta dans ediyor kızın. Adamsa kendi dünyasına dalmış gözükse de bugün sadece sevdiği kadını mutlu etmenin süreksiz bir duygu olduğunun farkına geç varacak belki.
Aynı ortamda ayrı dünyalar bir gün mutlaka bitirecekti onları; ama bugün o gün değildi, en azından ben böyle düşünüyordum. Oysa kız yan dönse meleğin kanatlarıyla kucaklaşacak ve bu kadar cebelleşmeyecekti elindeki aletle. Çok daha güzel bir doku yakalayacakken sıradan olmayı tercih etti. Kalan vakitte geleceği konuşabilirlerdi belki.
Birbirlerini tanımanın, başkalarının tıklayacağı tek bir kalpten daha değerli olduğunu, zamanı hoyratça harcamanın kendilerine vermediği değer olduğunun farkında olurlardı belki.
Kadın saatine baktı. Vakit hayli geç olmuş olmalıydı. Adam masa numarasına doğru bir göz attıktan sonra hızlı adımlarla kasaya ilerlerken kadın duman rengi peluş montunu giymeye uğraşıyordu. Bense arkalarında bıraktıkları boş fincanın hatır hesabını kasa fişine yüklediklerini düşünürken yağmurun durduğunu fark edince, "Haydi!" dedim kendime: Yolcu yolunda gerek…
***















































