DENEME
Giriş Tarihi : 20-05-2026 16:18   Güncelleme : 20-05-2026 16:20

Gölgenin Çekildiği Gün: Rehbersiz Kalan Işık / Vahap Acar

Yazan: Vahap Acar -GÖLGENİN ÇEKİLDİĞİ GÜN: REHBERSİZ KALAN IŞIK

Gölgenin Çekildiği Gün: Rehbersiz Kalan Işık / Vahap Acar

GÖLGENİN ÇEKİLDİĞİ GÜN: REHBERSİZ KALAN IŞIK

1990’lı yılların puslu sabahları… Samsun’un Çarşamba ilçesinde, Çarşamba İmam Hatip Lisesinin koridorlarında yankılanan ayak sesleri, bir kaderin habercisi gibiydi.

Okul idaresinin üzerimde kurduğu baskı, sıradan bir görev talebi değildi. Bu, bir yükün bir sorumluluğun; belki de görünmeyen bir imtihanın davetiyesiydi: Bilgi yarışması… Dışarıdan bakıldığında birkaç sorudan ibaret gibi duran ama içinde emek, sabır ve kader taşıyan bir yolculuk…

İstememiştim. Çünkü bilirdim: Başarı çoğu zaman pay edilir ama yük, tek başına taşınır.
Yine de kabul ettim. Bir şartla: Kütüphane…
Bir ay boyunca bizim çalışma alanımız olacaktı.
O kütüphane artık, sadece kitapların değil; umutların dizildiği bir cepheydi. Tozlu raflardan indirilen kitaplar, masanın üzerine yığılırken sanki her biri bir sınav her biri bir sır gibi önümüzde duruyordu.

Üç öğrenci…
Üç ayrı yürek…
Ama tek bir hedef…
Kitapları üçe böldüm. Her birine bir dünya verdim. Kapıyı kilitlediğimde aslında onları dış dünyadan değil; dağınıklıktan, gevşeklikten, nefsin oyalamalarından koparıyordum.

Teneffüslerde açılan kapı, sadece ihtiyaç için değil; nefes almak içindi. Akşamları yapılan sınavlar, sadece bilgi ölçmek değil; irade yoğurmak içindi. Her soru, bir çivi gibi çakılıyordu zihinlerine. Her doğru cevap, içlerinde bir ışık yakıyordu.

Ve bir ay sonra…
Yarışmalar başladı.
İlk zafer geldi… 
Sonra bir yenisi… 
Sonra bir yenisi daha…

Samsun genelinde yankılanan bir başarı. İsimleri anons edilirken ben, onların gözlerinde kendi emeğimin yansımasını görüyordum. Ama asıl sahne, 23 Nisan İlköğretim Okulu salonundaydı. Salon kalabalıktı. Alkışlar yükseliyordu, protokol sıraları doluydu. Sahne bir metre yukarıdaydı ama o bir metre, bazen bir ömür kadar uzak olur.

Sahneye sadece müdürler çağrıldı. Müdür Bey öğrencilerle birlikte yukarı çıktı. Alkışlandı. Tebrik edildi. Kucak dolusu kitaplar verildi. Ben ise aşağıda kaldım…Bir adım mesafede ama bir kader çizgisi kadar uzakta.
İçimde hafif bir sızı…
Ne kırgınlık ne öfke…
Sadece sessiz bir burukluk.
Sonra…
Müdür Bey merdivenlerden indi. Elindeki kitapları bana uzattı, “Hocam, bunlar senin hakkın!”
O an…
Bir teşekkürden daha ağır bir ödülden daha kıymetliydi.

Ama asıl imtihan henüz başlamamıştı.
Ankara. Türkiye’nin en iyileri…
Sekiz okul…
Ve biz…

Gitmeliydik ama imkânlar sınırlıydı. Ben geri çekildim, “Onlar gitsin” dedim. Tam da bu noktada tarihin derinliklerinden gelen iki sahne, rehberliğin sadece bilgi değil; aynı zamanda kalbe dokunan bir kuvvet olduğunu fısıldar: Hz. Muhammed(sav) Hicret sırasında, Sevr Mağarası’nda yanındaki yol arkadaşına korkunun en yoğun anında, “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” diyerek sadece bir cümleyle bir kalbi ayağa kaldırmıştı.

Yine Bedir Savaşı öncesinde, ordunun en önünde saf tutup ellerini semaya açarak yaptığı dua, arkasındaki insanların yüreğine öyle bir kuvvet vermişti ki sayılar değil; o manevî destek belirleyici olmuştu.

Bu sahneler gösterir ki gerçek rehberlik, en kritik anda kalplere cesaret üfleyebilmektir. Ben çocuklara gelemiyeceğimi söylediğim an…
Zaman durdu, “Hocam, sen gelmezsen biz gitmeyiz!” Bu bir itiraz değildi. Bu, bir kalbin diğerine olan bağlılığıydı. Onları ikna ettim. Gönderdim. Ama içimde bir şey…

Eksildi.
Ve sonuç…
Sekizinci…

Sadece bir derece değildi bu. Bir gerçeğin haykırışıydı: Rehberin olmadığı yerde, bilgi yönünü şaşırır.

Yıllar geçti…
Yollar ayrıldı…

Ama bir gün, Samsun'da Kılıç Dede Camii’nin içinde bir kütüphane…
Raflar dolusu kitap…
Ve tanıdık bir yüz…

Üç öğrencimden biri, Salim…
Hafız.
Artık bir imam…
Ve aynı zamanda doktora yolunda yürüyen bir ilim talebesi…
Her namaza geldiğimde beni o kütüphaneye götürüyor. Sanki o eski günlerin ruhunu yeniden diriltir gibi…

Çayın buharı yükselirken raflar arasında dolaşan sadece biz değiliz…
Geçmişin emeği, sabrı ve duası da bizimle birlikte yürüyor.
Diğerleri…
Nerede olduklarını bilmiyorum…
Ama inanıyorum…
Bir yüreğe istikamet bir kez çizildiyse, o iz silinmez.
Bazı öğretmenler vardır…
Sadece öğretmez…
İçine dokunur.
Sadece anlatmaz…
Yürütür.
Sadece bilgi vermez…
İnsanın içinde bir yön duygusu inşa eder.
Ve o yön kaybolduğunda…
En iyi hazırlanmış zihinler bile dağılır,
En güçlü ezberler bile susar.

Bir mürşidin varlığı, sadece yolu göstermek değildir; arkasından gelenlerin kalbine sekinet indiren, korkularını dağıtan, onlara, “Yalnız değilsin” duygusunu ilmek ilmek işleyen bir nefes gibidir.

Onun nazarı, talebenin iradesine kuvvet olur; onun sözü, dağınık düşünceleri toparlayan bir mihver olur; onun hâli ise kelimelerle anlatılamayan bir cesaret kaynağına dönüşür.
Ve o bağ koptuğunda…

İnsan, sadece rehberini değil; yürüyüşünün içindeki o görünmez kuvveti de kaybeder.     Çünkü yol, sadece bilmekle aşılmaz…
Yolu bilenle değil, yolu yaşatanla yürünür.

***

Editör: Nüzhet Ünlüer

EditörEditör