MAVİŞ İLE MAHMUT
Okulun ilk günü ve ilk dersiydi ve en az o da öğrenciler kadar heyecanlıydı. Eline henüz tutuşturulan ders programında hangi sınıflara kaçıncı derste gireceği yazıyordu. Bu yıl beşler ile yedinci sınıflar düşmüştü kısmetine. İlk hafta boyunca tek tek sınıflara giriyor ve ilk dersler tanışma faslı ile geçiyordu.
Okulun üçüncü günü olmasına rağmen beşinci sınıflardan birine henüz giriyordu. Sınıf 30 kişilikti. Yedilere göre bir nebze de olsa biraz daha iyi diye geçirdi içinden çünkü yediler kırkar kişiydiler sınıfta. Önceki sınıflarda olduğu gibi bu sınıfta da tanışma faslı başlamıştı. Öğretmen önce kendisini tanıttı ardından ise branşını ve yıl boyunca hangi konuları işleyeceklerini şöyle kabataslak üzerinden geçiverdi. Sonra da öğrencilere sıra gelmişti. Onlar da kendilerini tanıtıyorlar ailelerinden bahsediyorlardı. Ancak öğretmenin ders boyunca gözü hep önde oturan bir öğrenciye takılıyordu. Ne de tatlı bir çocuktu öyle, hele gözleri maviş maviş….
Ama burukluk kaplamıştı öğretmenin yüreğini. Çocuk ise kendisine daha sıra gelmeden devamlı konuşma eğiliminde olup hep bir şeyler anlatma derdindeydi. Ne zaman bir şeyler söylese Mahmut’tan da bahsediyordu bir şekilde. Mahmut aşağı, Mahmut yukarı, Mahmut şöyle yaptı ama Mahmut bunu yapmadı... Normalde öğretmenin araya giren bu maviş öğrenciye taviz vermemesi gerekiyordu ama bu sefer karşı gelemiyordu bu duruma. Zaten sınıftaki arkadaşlarının da bu durumdan pek şikayeti yoktu.
Kendine göre bir özgüven geliştirmiş olan maviş; gayet enerjik, hayattan hiçbir şikayeti olmayan hayat dolu bir öğrenci idi. Derken zil çaldı. Son ders olduğu için öğrenciler hızla toparlanmaya başladılar. Kimisi kalemlerini, silgisini toparlamaya çalışırken kimisi çoktan çantasını omuzlayıp “İyi akşamlar öğretmenim!” diyerek sınıftan koşar ayak çıktılar. Öğretmen de kitabını ve sınıf defterini ellerinin arasına alarak sınıftan tam çıkacaktı ki mavişten bir serzeniş duydu.
— Off öğretmenim ya Mahmut çantamı toparlamama yardım etmiyor, fermuarı kapatıcam kapatamıyorum.
O an elindeki kitabını ve sınıf defterini sıraya bırakan öğretmen, eğilerek çantasını kapatmaya yeltendi. Maviş ise dirsekten aşağısı olmayan sol koluyla diğer eşyalarını çantasına koymaya çalışıyordu. Derken o kolunu öğretmenine göstererek, “İşte, öğretmenim bu Mahmut hep böyle, ne zaman bir iş olsa görmezden gelir bana yardım etmez. Ama yine de en iyi arkadaşım Mahmut’tur öğretmenim.”
Öğretmen ise sanki her şey yolunda ve bir öğrenci arkadaşından bahsedermiş gibi konuşan bu koca yürekli miniğe sarılıp öpmek istedi ama yapamadı. Çocuğun tamamiyle toparlandığından emin olduktan sonra da hızla sınıftan çıktı. Boğazı düğümlenmiş gözleri nemlenmişti. Hayatının dersini almıştı adeta. Sahip olduklarını düşünmeden sahip olamadıkları için hayıflandığı günler geçti aklından o an ve utandı adeta kendinden ve görülmeyenden.
Minicik bir yürek nasıl da ders vermişti öyle, kendi bile farkında olmadan. Öyle ya hep öğretmen öğrencilerine ders verecek değil ya bu sefer de minicik bir öğrenci öğretmenine kocaman bir ders verivermişti. Sonra Mahmut’a seslendi içinden kendince öğretmen.
“Sakın Mahmut sakın, hiç yalnız bırakma e mi bu mavişi, yarım bırakmışsın ama sakın yalnız bırakma. Onun sana çok ihtiyacı var hem de çok. Çünkü sen onun en yakın arkadaşısın bu dünyada.”
Dalgın bir şekilde bunları düşünüp koridordan merdivenlere yöneldiğinde ise mavişin sesi ile irkildi öğretmen. Hızla sınıftan çıktığı için ne maviş “İyi akşamlar öğretmenim!” diyebilmişti ne de kendisi. Ve o sesle tamamlanmıştı okuldaki gün.
“Mutlu öğretmenim, Mutlu öğretmenim iyi akşamlar...”
***














































