GEÇMİŞİN ANILARI
Hayatta hiç kimsesi kalmamıştı, orta yaştaki kadının; tüm sevdikleri bir bir Hakk’ın rahmetine kavuşmuştu. Öyle ya da böyle ölüm herkesin kapısını çalacaktı, bu gerçekle yüzleşecekti her canlı.
Babadan kalma bahçe içinde küçükte olsa başını sokacak bir evi, yine babadan kalma bir maaşı vardı; yetiyordu ona. İdareli harcamayı öğrenmişti. Cimri değildi, müsriflik yapmıyordu. Bereketliydi parası, “Rızkın sahibi Allah…” deyip bir sürü kedi besliyordu bahçede; ona can yoldaşı oluyor, arkadaşlık ediyorlardı.
Bahçenin küçük bir kısmını onlara tahsis etmiş, kendi imkanı ile barınak yapmıştı. Kalan küçük bir kısmına da azar azar da olsa her çeşit sebzeyi ekmişti, sebze ağırlıklı beslenmeyi çok seviyordu.
Büyük büyük saksılar vardı, verandanın yan tarafında; güneş en çok oraya vuruyordu. Tüm çiçekleri o tarafa toplamıştı, çok değerliydi çiçekleri. Her bir çiçek, bir sevdiğinin yerini alıyordu sanki; onun için her birinin dilinden anlıyordu. Hangisi güneş hangisi gölge sever biliyordu. Konuşurdu hepsiyle, “Ah!” dedi içinden, lavantayı vazoya yerleştirip severken. “Senin böyle boylandığını, renginin doruğuna eriştiğini görseydi rahmetli anneciğim; koklamaya doyamazdı.” Lavanta kesesi koyardı, gardrop çekmecelerimize.
Derin bir iç çekti, “Of!”
Lavanta saksısıyla biberiye yan yana duruyordu, biri annesinin biri babasının emaneti gibi severken bile korkuyordu incitmekten. “Şifa deposu.” derdi babam, biberiye için. Ve eklerdi hemen sözüne, “Her gün bir fincan çay içilecek! Ada çayı ile dönüşümlü.”
“Nasıl da işlemiş ruhuma.” dedi gülümseyerek kadın; annesini ve babasının sözlerini hatırlayınca.
Oturduğu tahta sandalye, tahta masanın üzerinde bulunan kuruttuğu tüm bitkileri, lavanta vazosunu seyre dalıp elindeki fincandan ada çayını yudumlarken çocukluğunda konuşulan bu sıcak nasihat gibi sözleri hatırladı.
“Hiç aklımdan çıkmıyor, unutur muyum hiç sözlerinizi? Ah anneciğim, ah babacığım! Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.”
***
















































