GECE VE KENDİM
Geceyi hep sevmişimdir. Pencereye vuran solgun ışık odanın bir köşesine düşerken insanların uyuduğu saatlerde gürültü azalır, sessizlik çöker; düşüncelerim saklanacak yer bulamaz. Odanın içinde dolaşan gölgeler gibi yavaşça yanıma gelirler ve sessizlikle aramızda görünmez bir sohbet başlar. O anlarda kendimi taşımakta zorlandığımı fark ederim. Sanki uzun zamandır üzerimde duran ama bana ait olmayan bir hayatı giymeye devam ediyormuşum gibi gelir.
Bunu ilk ne zaman hissettiğimi tam olarak hatırlamıyorum. Belki çocukken, kalabalık bir masada herkes konuşurken sessizce etrafı izlediğim anlardan birinde olabilir. İnsanların birbirine ne kadar yakın durabildiğini ama yine de birbirini tam olarak anlayamadığını o zaman sezmiş olabilirim. Yakınlık, her zaman anlamak değildi. Aynı cümlelere gülen aynı hikâyeleri paylaşan insanlar bile içlerinde bambaşka dünyalar taşıyordu. Ben de öyleydim. Yanlarındaydım ama tamamen onların arasında değildim.
Büyüdükçe bunun geçeceğini düşündüm. İnsanların zamanla birbirine benzediğini, hayatın herkesi aynı noktada buluşturduğunu sanıyordum. Oysa tam tersi oldu. Tanıdığım her insan dünyayı farklı bir açıdan görüyordu. Birinin önemsiz bulduğu şey diğerinin hayatını değiştirebiliyordu. Başta bu durum beni huzursuz etti. Düzen arıyordum. Netlik istiyordum. Her şeyin anlaşılabilir olduğu bir yer.
Bir süre insanlara benzemeye çalıştım. Daha az soru sordum daha çok uyum sağladım. Ama içimde bir şey yavaşça soluyordu. Kendime yaklaştığımı değil, kendimden uzaklaştığımı fark ettim. O zaman anladım ki sorun farklı olmak değildi; farklılığı gizlemeye çalışmaktı.
Hayatımda bazı karşılaşmalar oldu: kısa konuşmalar, beklenmedik dostluklar, bazen de sessiz ayrılıklar. Her biri bende küçük izler bıraktı. Bir nehir gibi ilerliyordum. Karşılaştığım her kıvrım akışımı biraz değiştiriyordu. Direnç sandığım şeyler aslında hareket etmemi sağlıyordu.
Sevgiyle ilgili düşüncelerim de böyle değişti. Eskiden sevmeyi anlaşılmakla eş tutardım. Beni gerçekten seven birinin beni tamamen anlayacağına inanırdım. Sonra, çok yakın hissettiğim biriyle aynı anda aynı şeye bakıp tamamen farklı şeyler gördüğümüzü fark ettim. Önce hayal kırıklığı yaşadım. Sonra bunun bir eksiklik olmadığını anladım. Belki de sevgi, aynı şeyi görmek değil, farklı gördüğümüz hâlde yan yana kalabilmekti.
Zamanla şunu öğrendim: Birini sevmek, onu kendime yaklaştırmak değil; onun uzaklığını kabul edebilmekti. Kendi merkezimin dışına çıkmayı, başka birinin dünyasının etrafında bir süre dönmeyi öğrenmekti. Bu kolay değildi. Çünkü insan anlamaya çalışırken fark etmeden değiştirmek ister. Ben de yaptım bunu.
En zor anlar, sevdiğim insanların acı çektiği zamanlardı. Yardım etmek istedim ama bazen hiçbir şey yapamadım. Duvardaki saatin tekdüze sesi eşliğinde yanında kalmanın da bir destek olduğunu öğrendim. Sessizce oturmanın, çözüm bulmaktan daha gerçek olabildiğini o zaman anladım.
Yıllar geçtikçe yalnızlığın kaybolmadığını ama şekil değiştirdiğini gördüm. Artık onu bir eksiklik gibi hissetmiyorum. Her insanın içinde başkasının tamamen giremeyeceği bir oda olduğunu kabul ettim. Belki de bizi birbirimize yaklaştıran şey, o kapıyı açmak değil; kapının varlığını bilerek birlikte yürüyebilmekti.
Şimdi geceleri uyanık kaldığımda eskisi kadar huzursuz olmuyorum. Düşüncelerim hâlâ geliyor, sorular hâlâ bitmiyor. Ama artık onları kovmaya çalışmıyorum. Çünkü anladım: İnsan kendini tamamlayarak yaşamaz. Değişerek yaşar.
Ben hâlâ aynı kişi değilim. Hiç olmadım. Karşılaştığım insanlar, yaşadığım kayıplar, sevdiğim yüzler ve geride bıraktığım yollar beni yavaşça yeniden kurdu. Belki hayatın anlamı bir yere varmak değildir, yürürken kendimizi yaratmaktır.
Gece ilerliyor. Oda sessiz. İçimde hâlâ açıklayamadığım bir şey hareket ediyor ama artık bundan korkmuyorum. Çünkü biliyorum: Kendimi anlamaya çalıştığım her an, aslında yaşama biraz daha yaklaşıyorum.
***













































