GAZOZ KAPAKLARI
Başlığı okuyunca çocukluğunuz aklınıza geliyorsa…
Bir an durup gülümsüyorsanız…
Bilin ki güzel bir çocukluk geçirmişsiniz. Çünkü insan, sadece mutlu olduğu anları değil;
o anların içindeki saflığı hatırlar.
Ve çocukluk, en çok da o saflığın adıdır.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şu:
Biz, çocuklarımıza nasıl bir çocukluk bırakıyoruz?
Onlara iyi insan olmayı gerçekten öğretebiliyor muyuz?
Yoksa sadece “başarılı” olmayı mı anlatıyoruz?
Paylaşmayı, merhameti, saygıyı…
Yoksa sadece yarışmayı mı gösteriyoruz?
Bir düşünün…
Bizim çocukluğumuz nasıldı?
Akşam olunca annemizin sesi sokakta yankılanırdı. Oyunun en güzel yerinde yakalanır, istemeye istemeye eve dönerdik. Sanki birazdan tekrar çıkacakmışız gibi…
Ama yorgunluktan başımız yastığa değer değmez uyuyakalırdık. Sabahları alarm kurmadan uyanırdık.
Okula gitmek bir zorunluluktu belki ama
aynı zamanda arkadaş demekti, oyun demekti, hayat demekti.
Yolda bir öğretmen görsek toparlanırdık.
Belki biraz çekinirdik…
Ama o çekinmenin içinde bir saygı vardı.
Biz çocukken çocuk olmayı yaşayarak öğrenirdik. Koşarak, düşerek, paylaşarak…
Aynı simidi bölüşür, aynı oyuncağa sevinirdik.
Bize sık sık sorarlardı: “Büyüyünce adam olacak mısın?”
Biz de “adam olmayı” gözümüzde büyütürdük.
Kolay bir şey değildi çünkü. Adam olmak; güçlü olmak değil, doğru olmak demekti.
Sorumluluğu vardı, ağırlığı vardı.
Sonra büyüdük…
Oyunlar azaldı. Yerine kurslar geldi. Dil kursu, müzik kursu, spor kursu…
Daha çok öğrenelim diye daha az yaşamaya başladık. Oysa bizim zamanımızda okul sadece bilgi vermezdi. Hayatı öğretirdi.
Bir öğretmenin bakışıyla, bir arkadaşın paylaşımıyla değerler sessizce yerleşirdi içimize:
Saygı.
Sevgi.
Anlayış…
Yardım etmenin utanılacak değil, övünülecek bir şey olduğu…
Bugün ise çocukların zihinleri bilgiyle dolu. Ama o bilginin kalple bağı çoğu zaman eksik. Her şeyi biliyorlar belki… Ama hissetmeyi kim öğretecek?
Bizim mutluluğumuz büyüktü…
Öyle büyüktü ki bazen bir gazoz kapağı bile yetmezdi anlatmaya. Dertlerimiz ise küçüktü, bir gazoz kapağı kadar…
Ceplerimize atar, unuturduk.
Şimdi düşünüyorum da…
Belki de mesele büyümek değildi. Mesele, o gazoz kapağının içindeki dünyayı kaybetmemekti.
Her daim bir umut vardır.
***




























































