GAZİ ÜNİVERSİTESİ YETENEK SINAVI
1983’te Nevşehir Ticaret Lisesi’nden mezun olunca, Açık Öğretim Fakültesi İşletme Bölümü’ne kayıt yaptırdım. Aynı zamanda Ankara Gazi Üniversitesi Müzik Bölümü yetenek sınavlarına girmeye karar verdim. Çünkü bağlama çalmayı ve türkü söylemeyi çok seviyordum; dolayısıyla müzik öğretmeni olmak istiyordum. Bir gün köyde Mehmet Dayı’nın oğlu İsmet’le karşılaştık. Yaz tatili için İstanbul’dan köye gelmiş. Kimden duyduysa, “Hayırdır Alparslan? Müzik sınavlarına girmeye karar vermişsin. Müzisyen mi olacaksın?” şeklinde alaycı bir tavırla sorması zoruma gitmişti.
İsmet Abi Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi’nde okuyordu ve benden üç yaş büyüktü. O da benim gibi saz çalmaya meraklıydı. Babası Mehmet Dayı’nın “fi tarihinden” kalma eski bir sazı vardı. Onunla uğraşırken bir şeyler çıkarmaya başlamış. Her ne kadar benim kadar çalamasa da azimliydi. İsmet Abi’nin benden büyük olması arkadaş olmamıza engel değildi. Yaz aylarında yanına takılmak ve sohbet etmek hoşuma gidiyordu.
Ne de olsa İstanbul’da okuyor ve bilmediğim, görmediğim yerler hakkında bilgiler veriyordu. Okulda kısa sap bağlama çalmayı öğrenmiş. Ben ilk defa kısa sap bağlama çalmayı ve akort düzenini onda gördüm. Uzun sap bağlamanın sadece üst iki telinin sesini değiştirirek kısa sap düzenine nasıl geçildiğini öğrendim.
İsmet, okulda sosyal demokrat bir kimliğe bürünmüştü ve söylemleri bana çok değişik geliyordu. Ancak ben onun düşüncelerine değil, saz çalma azmine hayrandım. “Senden bir şeyler öğrenmek hoşuma gidiyor” derdi bana… Aynı zamanda ben de ondan öğreniyordum.
Dedim ya, okulda sosyal demokrat bir kimliğe bürünmüş diye... Fikirlerini cesurca ifade etmesi, tartışması hoşuma gidiyordu. Bir gün bize geldi; babam ve arkadaşları Salim Dayı, Raşit Dayı ve Seyfettin Dayı oturmuş çay içiyorlardı. Söz siyasete gelince, İsmet Abi hararetli bir şekilde fikirlerini savunmaya başladı. Babam ve Hacı Seyfettin Amca kızdılar, köpürdüler. Babam, “la oğlum, İstanbul’da senin gafayı yıhamışlar. Sen gominist olmuşsun.” deyince, İsmet fikirlerini halen konuşmaya devam etse de, sonunda dayanamayıp odayı terk etti. Onun büyüklerle cesurca konuşup tartışmasına imreniyordum. Çünkü, biz köy çocukları büyüklerin karşısında bu kadar cesur olamazdık. Sanırım İstanbul’da yaşamak ve üniversite okumak adamı böyle değiştiriyor diye düşünüyordum.
Gelelim konumuza…
Çok istememe rağmen örgün eğitim veren bir üniversiteye yerleşemeyince, yetenek sınavları için Ankara’ya gitmeye karar vermiştim. Adil Abim Ankara’da polisti ve Demetevler'de oturuyordu. Abimin evde sazı vardı. Çalmayı bilmese bile, duvarda asılı durması ona keyif veriyordu. Sınavdan bir gün önce sazın tellerini değiştim, bakımını yaptım. Ertesi gün sazı elime alarak belediye otobüsüne binmek için evden çıktım. Sazın kılıfı yoktu. Sokakta yürürken ve durakta beklerken insanların tuhaf bakışlarına maruz kalmıştım. Sanki yabancı bir madde taşıyormuşum gibi rahatsız oldum, hatta utandım da…
Ağabeyim bana akıl vermişti. “Sen halen öğrencisin oğlum, otobüse öğrenci bileti atabilirsin” dedi. Demetevler 1. Cadde’den Kızılay otobüsüne bindim ve öğrenci bileti attım. Şoförün dikkatini çekmiş olmalı ki, “paso hemşerim paso!” deyiverdi. Ben de, “Anlamadım ağabey ney ney! Pasa ney?” diye sorunca şoför, “Kardeşim, pasoyu bilmiyon, masoyu bilmiyon, bu otobüse niye biniyon?” deyince öyle utandım ki… Sırtımdan terler aktı. Derken arkadan birileri, "öğrenci kartın varsa şoföre göster" dediler. Ben de, “şu an öğrenci değilim, liseyi yeni bitirdim fakat Kızılay Dersanesi’ne gidiyorum, öğrenci kartım yok” diyebildim.
Akabinde otobüse bir öğrenci bileti daha atarak tam bilete tamamladım ve arkaya doğru ilerledim. Köyde doğup büyüyen biri olarak o ana kadar “paso” kelimesini hiç duymamış ve ne olduğunu da bilmiyordum. Ayrıca şoförün tepkisi karşısında yolcuların içinde çok utanmıştım. Sanki bu sıkıntılı halim yetmezmiş gibi bir de elimde saz vardı. Yolcular bana yine tuhaf tuhaf bakıyordu. “Elimde suç aleti mi taşıyorum? Bir suç mu işledim? Neden böyle bakıyorsunuz?” diye haykırasım geldi. O yıllarda saz köylü çalgısı ve utanılacak bir şey olarak algılanıyordu. Sazı köylüler ve çobanlar çalardı tabi... Şehirliler ise gitar, keman, piyano vb. aletler çalınca sözüm ona “modern” oluyorlardı.
Emniyet Sarayı’na varmadan Türkiye Taş Kömürü durağında indim. Konya Yolu Sabancı Kız Yurdu istikametine teknik okullara doğru yürümeye başladım. Yürürken de sazı bir sağıma, bir soluma gizliyordum. Bir süre sonra artık insanların tuhaf bakışlarına aldırış etmeden yürümeye devam ettim. Beşevler’deki Gazi Üniversitesi’nin ön kapısından girmek bile bana mutluluk vermiş, kendimi üniversite öğrencisi gibi hissetmiştim. Adayların kiminin elinde gitar, kiminde keman, kiminde ud, birkaç kişide de saz vardı. Bazı adayların yanında resmi üniformalı kişiler vardı. Sanırım sınava babalarıyla gelmişlerdi. Bunlara hiç aldırış etmeden sıramı bekledim.
Adım okununca heyecanla içeri girdim. Bir bayan hoca, bastığı piyano tuşundan çıkan sesin aynısını (NA) ses ile çıkarmamı istedi. Sanırım böyle yapmakla müzik kulağımı ölçüyorlardı. Sonrasında, “En iyi çalıp söylediğin türküyü söyler misin” denildi. Ben de çocukluğumun türküsü olan, müsamerelerde çalıp söylediğim memleketimin türküsü “pancar pezik değil mi, yürek ezik değil mi” çalıp söyledim. Bir hafta sonra sonuç açıklandı ve “kazanamadınız” oldu. Sonucun bu şekilde olmasına çok üzüldüm. Oysa müzik öğretmeni olmayı ne çok istemiştim ancak olmadı işte... Benim gibi bozkırın ortasından gelen ve saz çalıp türkü söyleme yeteneği olan çocukların burada okumasına neden mani oldular anlayamadım. “Her işte bir hayır vardır” denir ya, demek ki benim için hayırlısı böyleymiş dedim.
Nasipte polis olmak ve 30 yıl şanla şerefle devletime hizmet etmek varmış. Mesleğin sıkıntılı zamanlarında hep sazıma sığındım ve evde saz çalarak, türkü söyleyerek bu sıkıntıları hafifletmeye çalıştım. İyi ki böyle bir yeteneğim olmuş. Şu an emeklilik yıllarımı yaşıyorum ve belediye koralarına gidip, türküsever arkadaşlarla birlikte oluyorum. Bu bana büyük mutluluk veriyor.
NOT /1
2022 yılında THM sanatçısı Emel Taşçıoğlu’nun “Benim Türküm” isimli kitabını okudum. Kendisini uzun yıllardır dinler ve söylediği türkülerdeki samimiyeti, duyguyu çok iyi alırdım. Bu manada kendisi ülkemizin ender ses sanatçılarındandır. Kitabını okurken, Emel Hanım’ın da Gazi Üniversitesi Müzik Bölümü’nden mezun olduğunu öğrendim. Oradaki anılarını anlatırken bazı ifadeleri dikkatimi çekti. Özellikle bazı hocaların Türk Halk Müziği’ne ve bağlamaya bakış açısına çok şaşırdım. Daha doğrusu böyle bir garipliği bekliyordum doğrusu…
Bahse konu yerden bir kesit: “Üçüncü sınıftaydık sanırım. Türk Müziği dersinde hocamız, Batı Müziğinin ne kadar üst düzey bilgiyle dolu olduğunu anlatıyor. Türk Halk Müziği’nin bu müzik karşısında lafının bile edilemeyeceğini söylüyordu. Dayanamadım ve “Bizim öz müziğimizi böyle aşağılayamazsınız hocam” dedim. “Ne işin var senin öyleyse bu bölümde?” diye sordu. “Bunları duyacağımı bilseydim bu okulun kapısından bile geçmezdim.” dedim. Çok sinirlendi; dersini terk etmemi istedi.
Okulda Halk Müziği eğitimi yoktu mesela. Halk Müziği’ne “çoban müziği” deniliyor ve aşağılanıyordu. Bölümümüze bağlama sokmak yasaktı mesela… Bu açıdan okul büyük bir hayal kırıklığı olmuştu benim için… Biz mezun olduktan sonra bağlama yeni yeni girmiş bölüme… Okulda Halk Müziği’mize büyük haksızlık yapıldığını düşünüyordum. İçine girdiğiniz zaman bir derya deniz ile değil, ummanlarla karşılaşırsınız. Bu müzik türümüzü aşağılayarak halkın aşağılanması meselesine hiç girmiyorum bile…”
Kitaptaki bu satırları okuyunca bir zamanlar benimde hayalim olan müzik bölümünü niye kazanamadığıma üzülmedim. Çünkü Emel Hanım’dan iki yıl sonra aynı sınavlara girmişim. Muhtemelen ben de aynı sorunlarla karşılaşacaktım kim bilir... Demek ki her işte bir hayır varmış.
NOT /2
Yıllar sonra emekli olunca İzmir Karabağlar’da bir saz atölyesine gittim. Tamir edilen sazımı kılıfına koyup, omuzuma takarak yola çıktım ve otobüs beklemeye başladım. Tıklım tıklım gelen otobüse binip kartımı okuttum. Şoför elimdeki sazı görür görmez, “ooo, abimize yer açın, elinde saz taşıyan kişi başımızın tacıdır.” demesi karşısında şaşırdım ve duygulandım. Nasıl şaşırmayım ki? Yıllar önce Ankara’da belediye otobüsünde yaşadıklarım karşısında şimdi böyle bir olayla karşılaşmak beni çok duygulandırdı.
Editör: Deniz İmre



























































