EDEBİ DUALİTE
Giriş Tarihi : 21-09-2024 16:27   Güncelleme : 21-09-2024 22:51

Dördüncü Vagon Yirmi Bir Numara - Doğu Expresi'nde Sevda / Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir

Yazan: Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir -DÖRDÜNCÜ VAGON YİRMİ BİR NUMARA - DOĞU EXPRESİ'İNDE SEVDA

Dördüncü Vagon Yirmi Bir Numara - Doğu Expresi'nde Sevda / Hüseyin Uyar & Dr. Özlem Demir

DÖRDÜNCÜ VAGON YİRMİ BİR NUMARA / DOĞU EXPRESİ'NDE SEVDA

Yirmi beş gündür buradayım, çok da sıkıldım artık. Neyse ki, iki gün kaldı. Kar yolları kapatmazsa döneceğim. Belki baharda tekrar gelirim. İstanbul’u özlediğim bir gerçek. Hani öyle yanıp tutuşan bir özlem değil benim ki… Bu kış zamanı, tiyatrodan çıkmak, eve gitmeden önce Çiçek Pasajı’nda bira içmek ve tabii, öncesinde kokoreç ve midye yemek… İşte bahsettiğim özlem bu!

Bugün tren biletini aldım. Bir de dilek tuttum. Yanıma oturacak kişi, sohbeti sevmeyen ve koltukta az yer kaplayacak kadar zayıf, ufak tefek biri olsun diye... Bahsetmeden geçemeyeceğim; gelirken trende yanıma oturan teyzenin üzerimde kurduğu baskıyı tekrar yaşamak istemiyorum.

Haydarpaşa’dan binmiştim, koltuğum cam kenarıydı. Ve geldi yanıma oturdu… Trenin hareketi ile sohbeti başlattı. Bir ara bahane bularak yanından kalktım; döndüğümde “İstersen cam kenarına sen otur.” dedim. Hiç itiraz etmeden öyle de yaptı. Geceydi ama belki dışarıyı seyreder ve uyur diye düşünmüştüm… Uyumadı!

“Kocaman adamım, iki üniversite okudum. Benim de ağzım kalabalık. Şu şirin teyzeye mi katlanamayacağım? Hatta ben daha çok anlatayım da sıkılsın. Anlasın ki, gönülsüzce sohbet dinlemek nasıl oluyormuş.” diye içimden geçirdim.

Klasik Rus edebiyatı ya da dünya tarım politikaları gibi ciddi konulardan bahsetmeyi planlamıştım ki, söz sırası bana gelmeden tren Eskişehir’e geldi ve teyze indi. Valizini çekerek, yavaş adımlarla, kendisini bekleyenlere doğru yürüyüşünü trenin penceresinden seyrettim. Üstelik bütün anlattıklarından sonra hiç de endişeli olmayan bir tavır ile uzaklaştı ve dönüp bana bakmadı bile. Oysa bana anlattıklarından sonra, onun dert ortağı olduğumu sanıyordum. Garip bir şekilde tuhaf bir alınganlık ve kullanılmışlık duygusu hissettim.

Anlattıklarını düşündüm. Gelini doğum yapmış, oğlu polismiş. Nöbete gittiğinde bebeğe bakmaya yardımcı olmak için gidiyormuş. “Zaten gelin pek de cılız, benim oğlan da bu kızı pek seviyor!” dedi. Asıl tuhaf olanı, gelinini de kendisi bulmuş. Galiba teyzeye en çok dokunan kısım, gelini evlendikten sonra “Hemen çocuk yapmayacağız, iki sene gezeceğiz.” demesi olmuş. İşte buna çok kızmış…

Gelinini seviyor mu, sevmiyor mu, anlayamadım. Nedense soramadım da. Zaten bugüne kadar bir sohbette bu kadar pasifize edildiğimi hatırlamıyorum. Sonuç olarak, teyze indi, derdi de bana kaldı… Neyse ki, trenin raylarından gelen ritmik tıkırtılar ninni gibi geldi de uyumuşum.

İşte, dönüş yolunda tekrar yeni bir teyze faciası ile karşılaşmamak için, yanımda oturacak kişinin kim olduğunu merak ediyorum.

Dışarıda kar yağıyor ve epeyce de birikmiş. Benim için tahsis edilen misafirhane odasının penceresinden bakıyorum. Gün doğmak üzere. Birazdan sabah ezanı okunur. Çok seyrek de olsa bazı sabahları namaz kılma isteğim oluyor. İşte öyle sabahlardan birindeyim. Burada ilk ve muhtemel ki tek namazım olacak. Seher vaktinin verdiği duygu ile olmalı, çok fazla şükredesim var. Öyle de yaptım… Namazdan sonra kısa ama tatlı bir uykuya dalmışım.

Haydi bakalım son iki gün, işleri toparlama zamanı… Ara ara aklıma trenle yapacağım dönüş yolculuğu geliyor. Garip bir şekilde, o teyze ile tekrar karşılaşıp rövanşı alma isteğim canlanıyor ve kendi kendime gülümsediğim de oluyor…

…Ve nihayet dönüş vakti geldi. İstasyona erkenden gittim. Tren Kars’tan gelecek. Erken gelmez ama, olsun! Misafirhanede bekleyeceğime, istasyonda beklerim de biraz insan içine çıkmış olurum.

Bekleme salonunda biraz oturuyorum biraz dolaşıyorum. Sırt çantamı çay ocağına emanet edip, bir çay aldım ve dışarı çıktım. Kar yağışı çok yavaşlamış ama epeyce soğuk var.

Kız kardeşimin hediyesi, kaşe kabanımın önünü iyice kapattım. Ayaklarımda uzun konçlu botlarımla hiç üşümüyorum. Bir yudum çay alıyorum, çıkan nefesimin buharını seyrediyorum. Trenin geleceği yöne doğru raylara bakıyorum…

Tekrar içeri girdim ve sırt çantamı yanıma alarak, bekleme salonundaki sobaya yakın bir yere oturdum. Nihayet trenin düdük sesi duyuldu ve içeride bekleyen birkaç yolcuyla beraber perona çıktık. O muhteşem demirden alet, yaklaştı ve durdu. İlginçtir ki, yorulmuş bir hali var gibi geldi…

Dördüncü vagon yirmi bir numara. Bu sefer cam kenarı değil.

Telaşsız adımlarla dördüncü vagonun merdivenlerinden çıktım. Koltuğuma yaklaşırken, kıvırcık siyah saçlarını, başına taktığı sarı kırmızı bezden taç ile arkaya toplamış halde camdan dışarı bakan o kızı gördüm. Merak ettiğim halde ilk anda yüzüne bakamadım. Sırt çantamı üst bagaja yerleştirdim. Bu arada, yavaşça başını çevirerek bana doğru bakan o muhteşem güzelliğin yüzünü gördüm ve ona “Merhaba” diyerek selam verdim.

Anlam veremediğim bir gerginlik sardı bedenimi ve ruhumu. Öylesine güzel yüzü vardı ki, bana doğru baksın ve tekrar göreyim istiyordum. Belli ki, bu artık rahat bir yolculuk olmayacaktı.

Şimdilik sadece bir “merhaba”dan öteye geçememiştim ama muhakkak bir şeyler yapmalı ve konuşmalıydım. Kafamı pencereden dışarı bakıyormuş gibi çeviriyor ama sadece onu görmeye çalışıyordum.

Bir süre dışarıyı seyretti ve sonra yavaşça elini uzattığı çantasından bir şiir kitabı çıkardı.
İşte bir şeyler konuşmanın tam da zamanı diye düşündüm. Kitabın kapağını ya da yazarını okumaya çalıştım. Sohbete başlamak için iyi bir bahane olabilirdi. Yazarını okuyamadım ama galiba kitabın adı “Vuslat” idi.

“Şiir seviyorsun galiba.” diye söze başladım.

“Evet.” dedi.

Bu kadar kısacık bir cevaptan sonra, sohbeti devam ettirmek oldukça zordu. Neden bu kadar kısa cevap vermişti acaba? Yoksa konuşmak istemiyor olabilir miydi? Sebebi ne olursa olsun, sohbet devam etmeliydi.

“İstanbul’a mı gidiyorsun”?

“Evet”.

Yine kısa bir cevap. Sebepsizce öfkelenmeye başladım ama asla bunu belli etmemeliydim. Hatta biraz da küskünlük bile hissetmiş olabilirim. Sohbet etmeye çalıştığımı anlıyor olmasına rağmen hiç yardımcı olmuyordu. Galiba hiç tanışamayacağız, diye endişelenmeye de başladım. Ama yolumuz daha çok uzun. Madem İstanbul’a gidiyor, önümüzde saatler var. Biraz zamana bıraksam iyi olacak. Belki de çok aceleci davrandığım için korkmuş olabilir.

Kafamı geriye yaslayıp biraz uyumak istedim. Yüzü öyle güzel ki, yanımda olmasına rağmen doyasıya bakamıyorum. Bazen, gözlerimi zorlayarak başımı hafifçe yana çeviriyorum ve camdan yansıyan aksına bakıyorum. Her defasında “Bu nasıl bir güzellik!” diyorum.

Anlam veremediğim bir şekilde düşüncelerim ve hayallerim bu güzel kıza kilitlendi. Şu an yanımda kendi halinde oturuyor ve kitabını okumaya çalışıyor olmasına rağmen, saçma bir çaresizlik duygusu hissediyorum.

Birden aklıma adını sormak geldi. İşte konuşmak ve yüzünü tekrar görebilmek için bir fırsat daha!

“Benim adım Ömer.”

“Benimki de Filiz.”

“Memnun oldum Filiz.” dedim ama karşılığında, tam da duyamadığım kısık bir ses tonu ile “Ben de” dedi galiba.

Üçüncü girişimim olmasına rağmen hȃlȃ istediğim sohbet ortamını oluşturamadım. Ama bu sefer biraz daha uzunca seyrettim yüzünü. Uzunca dediğime bakmayın, belki diğerlerinden yarım saniye fazladır.
Yine önüme döndüm ve kafamı arkaya yaslayarak, “Demek adı Filizmiş.” diye içimden geçirdim. Şimdi gerçekten uyumak istiyorum. Tren tekerleklerinin ray birleşim noktalarından geçerken çıkardığı hafif tıkırtı artık rutin hale gelmeye başladı. Gözlerim kapalı olduğu halde uykumun gelmesini beklerken, zihnimin yanımdaki kızın güzelliği ile meşgul olmasını engellemeye çalışıyorum. Başka hayaller kurmak için çaba harcıyor ama bir türlü başarılı olamıyorum. Bir garip yenilmişlik duygusu gelmişti ki, iyice huzurum kaçtı…

Bir el omzuma dokundu. Gözlerimi açtığımda Filiz’in gülen yüzü ile karşılaştım.

“Bilet kontrol için geldiler.” dedi.

Hemen doğruldum ve çantamdaki biletimi çıkarmak için ayağa kalktım. Bir taraftan üst bagajdaki çantamdan bileti çıkarmaya çalışıyorum, diğer taraftan da olabildiğince Filiz’in yüzüne bakmaya çalışıyorum. “Acaba, bu kadar çabamı fark etmiş midir?” diye içimden geçti.

Bileti kontrol ettirip tekrar yerime oturduktan sonra saatime baktım. Trene bineli daha kırk beş dakika olmuş. Bütün bu olayların hepsi için sadece kırk beş dakika.

Üzerimdeki gerginlik artık gitmişti ve endişe olmaksızın sohbete başladım.

“Üniversite öğrencisi misin?“ diye başlayan sorularıma karşılık da almaya başlayınca keyfim yerine geldi. İstanbullu olmadığını, bir iş için geldiğini de öğrendikten sonra iyice rahatladım.

Artık sohbet ediyor, şakalaşıyor ve hatta kötü espriler yapabiliyor hale gelmiştik. İstanbul’u çok sevdiğini söylüyor, anlattıklarımı büyük bir keyifle dinliyordu. Tiyatrolardan, sinemalardan, Boğaz’ın güzelliklerinden bahsediyor; kısa aralıklarla, kâh sinemaya davet ediyor kâh bir yemek daveti yapıyordum. O kadar çok davet yaptım ki, artık ucunu ben de kaçırmış oldum. Bütün bu davetleri içtenlikle yapıyor ve karşılığında “İnşallah oraya da gideriz.” diye cevap alıyordum.

Birden aklıma geldi, trenin bir lokanta vagonu var.
“Hadi gel yemek yiyelim, galiba yemek vagonu en arkada.”

“Bu saatte açık mıdır ki?”

“Elbette açıktır. Onların işi bu, ta İstanbul’a varana kadar açık olacaklar.”

“O zaman gidelim, hem yemek yoksa bile kahve içeriz.”

İşte bu son cümleyi öyle güzel söyledi ki, “Tanrım bu bir rüya olmalı.” diye geçirdim içimden.

Önce ben ayağa kalktım, sonra da Filiz kalktı.
İşte tam da o esnada, bir cennetin cehenneme dönüşme anına şahit oldum. Diyebilirim ki, başımdan aşağı kaynar sular ve dahası kor ateşler döküldü.

O zamana kadar kucağında tuttuğu kitabını çantasına koymak için hamle yaptığında, parmağındaki yüzüğü gördüm. Galiba yaşamımda, bu kadar çaresiz bir an daha başıma gelmemişti.

“Sen evli misin?” diye boğuk ve donuk hem de titrek bir ses tonu ile sordum.

“Hayır, nişanlıyım.” dedi.

​​​DOĞU EKSPRESİ'NDE SEVDA / DR. ÖZLEM DEMİR

Doğu Ekspresi'nde tanıdım seni
Karlı bir kış günüydü
Alaycı bir gülümseme vardı dudaklarının kenarında
Vagonların arasından geçerken...

Dizlerine kadar bir çizme giymiştin
Topuklarından gelen ses rayları dövüyordu
Gözlerin gözlerime ilişti
Aniden umarsızca
Bal rengiydi gözlerin
Kaşe kabanının düğmeleriyle aynı renk
İçime işleyen...

“Gitme.” dedim içimden
“Gitme....
Gel yanıma otur, kokun sarsın bedenimi.”
Gitmedin...
Bir koltuk kadar yakınmış mesafeler
Bir dilek kadar anlamlı
Gelip oturdun boş olan koltuğa
Sessiz ve iç yakışınla...

"Merhaba" dedin gülümseyerek
Gülümsemen kompartımanlar arasında sıkışmış ruhumun sancıları gibiydi
Yüzünde ılık bir meltem esintisi
Gülüşün aydınlattı gecenin karanlığını...

Doğu Ekspresi'nde tanıdım seni
Nereden geldiğini, hangi dağların kokusunu getirdiğini bilmeden
Bir çobanın yanık türküsü müydü,
Tipinin uğultusu muydu başımı döndüren?

Uzun siyah saçların salınıyordu gönlümde
Nice güzel günlere yelken açacak gibi
İstanbul'la Kars arası kadar uzadı düşlerimiz
Doğu Ekspresi'nde...

Daha sonra sessiz sevdalar sardı günlerimi
İnce bir sızıyla sardım düşlerimi
İstanbul kadar büyüktü umutlarım
İstanbul kadar sevdalıydım
Fakat Kars soğukları aralıyordu penceremi
Üşüyordum yokluğunla...

Bir telefon kadar yakındı düşlerim
Düşlerime sarılarak aradım seni
"Benim." dedim. "Benden gitme sakın."
"Bende benimle kal her daim"...

Ufacık zamanlara kocaman sevdalar sığdırdık seninle
An'lar yıllara dönüştü yeşil renkli gözlerinde
Derin nefesler gibi çektim sevdayı içime
Bir gülüşüne İstanbul'u yakacak kadar cesurdu yüreğim
Sığmıyordu içim içime...

Şimdi Doğu Ekspresi kokunu taşır uzaklara
Bir yarım sevdanın kuytusunda
İstanbul'dan çok uzak bahar şimdi
Kalbimin ayazı yakıyor geceyi
Eminönü'nde bir tekne gürültüsüne karışıyor sessizliğim
Keşke burada olsan
Yıkasak geceyi çığlıklarımızla
Martılara atılan simit gibi suya düştü umutlarımız 
Gelmezsin... Gelmeyeceksin... Biliyorum...

Doğu Ekspresi çaldı umutlarımı 
Keşke...
Keşke hiç gelmeseydim sevdana doludizgin
Bu yüreği bin parçaya bölüp 
İzleseydim raylarda parçalanışını...

Doğu Ekspresi'nde tanıdım seni
Çocuksu bir coşkuyla titredi kirpiklerim
Uzun lafın kısası
Gelmezsin... Gelmeyeceksin... Biliyorum...


 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi