ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 05-07-2024 21:18   Güncelleme : 05-07-2024 21:34

Deja vü - Harman Zamanı / Hamdi Tabanlı

Yazan: Hamdi Tabanlı -DEJA VÜ / HARMAN ZAMANI

Deja vü - Harman Zamanı / Hamdi Tabanlı

DEJA VÜ / HARMAN ZAMANI

İkindiden sonra güneş hayli eğilmiş, tesirini kaybetmişti. Elinde baston bahçeden dışarı çıkmış, harman yaptıkları yerlerde dolaşıyordu. Kancık (dişi) köpek henüz ölmemişti. Kuyruk sallayarak ve mırıltılı sesler çıkararak arkasına takılmış, onunla birlikte dolaşıyordu.

Günlük onu yanına çağırır, o da insan gibi gel lafından anlarcasına onun yanına gelir, hem hâlini sorar hem de bastonunun ucu ile ona hafiften vurur, adeta sırtını kaşırdı. İkisinin arasında böyle bir hoş durum vardı. Arkasında dolaşan köpeğe tekrar baktı, yal saati yani köpeğin yemek saati geliyordu, ama yinede vakit vardı. Bağlı olan Gosti'ye de dönüp baktı, o da halis ve hassas koyun köpeğiydi. O, henüz ayağa kalkıp dikilmemişti, zira yal saati geldiğinde ayağa kalkar aynı noktada dikilir, evin kapısına bakar dururdu.

Gün batımı yaklaşıyor, kırdan gelen traktörler köye giriyorlardı. Ara sıra tek tük de olsa at arabaları geçiyor, mahallenin köpekleri onların arkasına takılıyordu. Bastonunu yere dayadı ve dikildi, yine dalmıştı. Öküz arabalarıyla tarlalardan deneli saman getirilir, işte tam şuraya dökülür, harman yapılırdı. Dövenler ve atlar, sabahtan akşama kadar sıcakta döner dururlardı. Sonra kuzeyden güneye doğru tınaz yapılır, rüzgarın çıkması beklenirdi.

Rüzgar genelde akşamları batıdan eser, tınazlar geceleri savrulurdu. Sonra gözerler, kalburlar ve ceç ayırmalar. Hey gidi günler hey! ne günlerdi o günler, oysa bir biçer döver, o zaman bir ayda yapılan işi, şimdi bir günde yapıyor, arkasından kışlık samanı da makineler aynı günde yapıp içeri bile koyuyorlar ama, o günlerin hatırası neşesi yine bir başkaydı.

Rahmetli Sığıracıklı Çiliban, Korucu Musa, Keçenin Musa, Koca Bayram ve daha niceleri... Hepsi çok çalışkan çok dürüst insanlardı. Hile bilmezler, ağasının işini kendi işleri gibi yaparlardı. Hele Sıracıklı Çiliban dağ gibi adamdı. Tek başına bir kaç kişinin yaptığı işi yapardı. Omuzuna yabayı ya da tırmığı attımı dostları sevindirir düşmanları korkuturdu. “Bir de evde  bizle kalan Veyis Ağabey, Veyis Amca vardı” dedi dilinin ucuyla ve tekrar bir kaç adım attı yine durdu. Kendi kendine bir tebessüm ederek hafifçe başını salladı. Rahmetli çok hoş, çok çalışkan adamdı. Sofraya oturunca gülmeye başlardı. Babasının üçüncü hanımının (analığının) yeğeniydi. 15-16 yaşlarındayken onu da haneye davet etmişler, o da halasının yanına seve seve gelmişti. Zira daha küçük yaştayken babası şehit olmuş, annesini de kaybetmişti.

Öksüz ve yetimdi. Bir müddet amcalarının yanında kalmış fakat orada yapamamıştı. Dolayısıyla halası Küçük Ebe onun için bir anneydi, halasının kocası Mehmet Ağa da bir baba gibiydi. Onunla kardeş gibi senelerce beraber kaldılar.

Babası, Veyis Ağa’yı yaşı geldiğinde Sığıracık'tan evermiş, hemen avlusunun yanı başına bir ev yaparak hanımıyla onu oraya yerleştirmişti. Zira Mehmet Ağa bir yetimi gözetmenin, büyütüp evermenin Allah yanında ne kadar büyük bir sevap olduğunun bilincindeydi. Allah var ya, Veyis Ağa davet edilip haneye alındığı bu yerde, kendini mutlu ve huzurlu kılmış, sanki öz evlatları gibi karışıp gitmişti.

Çok çalışkandı her işe koşar hiç zoruna gitmezdi. Hanımı İlvan Yenge de, evin gerçek gelinleri gibi onların işleriyle uğraşırdı. Mehmet Ağa’ya; “baba” der, hanımlarına da; “ana” derdi. Çok çalışkan bir kadındı. Allah hepsine rahmet eylesin dedi ve geri döndü, gün kavuşuyordu.

Eve doğru dönerek; “Akşam oldu, köpeklerin yiyeceklerini getirin” diye bağırdı. Bir ses; “Tamam baba, evde çok ekmek kırıntısı vardı onlara verdim, doyurdum“ dedi. O, birlikte kaldığı küçük oğlunun hanımıydı, zaten vakti geldiğinde neyi yapacağını bilirdi. Bağlı olan Gosti'nin su çanağının hemen yanındaki güğümden biraz daha su koydu ve bastonuna dayanarak eve doğru yürümeye başladı. Karnı acıkmıştı, içeri girdi, mutfakta bir tur attı ve yiyeceklere baktı, masanın pencere tarafındaki sandalyesine oturdu. Yemeğini bitirip ellerini kağıt peçeteyle sildikten sonra yavaşca kalkarak odasına geçip kanepesine uzandı. Zira her yemekten sonra bir sıkıntı basıyor ve terletiyordu.

Midesi olmadığından vücut her zaman bu sıkıntıya katlanıyordu. 20-25 dakika sonra oturumuna geldi. Bir müddet sonra odadan çıkarak lavaboya gitti. Akşam namazını vakti geçmeden eda etmeliydi.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi