DEDEMİN BAHÇESİNDE ZAMAN DURURDU
“O ev artık yok, ama bahçesinde hâlâ çocukluğum oynuyor…”
Ah çocukluk…
Ne güzel bir şeydi!
Hayal gücümüzün sınır tanımadığı, küçük şeylerle mutlu olmayı bildiğimiz o değerli yıllar…
Birçoğumuzun hafızasında; anneanne, babaanne ya da dedesinin evinde geçen sıcacık anılar vardır.
Bizim için de “dedemin evi” işte tam olarak böyle bir yerdi:
Bir masal gibi, gül kokulu bir zaman kapsülü.
Evleri müstakil bir evdi.
Önünde, mahallenin sayılı kuyularından biri vardı.
Kuyulu ev, o dönemler neredeyse bugünün dubleks konforuna denk düşerdi.
Çünkü su kesintileri sık olur, akan su da çoğu zaman tazyiksiz olurdu.
Alt katta oturanlar suyu biraz idareli kullanırdı ki üst katlara da çıksın.
Mahalleye su tankerleri gelirdi.
Eline leğen, kova alan yaşlı genç herkes sıraya girerdi.
O su içmeye mi yetecek bulaşığa mı, çamaşıra mı? Artık nereye yeterse.
İşte bu yüzden dedemlerin önündeki kuyu, sadece bizim için değil, komşular için de bir yaşam kaynağıydı.
Kimi sabah erkenden gelir kimi akşamüstü… Herkes su çeker, giderdi.
Şimdi evlerde sıcak-soğuk akıyor diye kıymeti unutuldu belki ama o kuyunun sesi kulaklarımda hâlâ yankılanır.
Ama dedemin evinin tek özelliği kuyu değildi.
Bahçede çardak vardı, sarmaşıklarla örülü.
Çardağın yanlarını dedemin memleketinden getirdiği “Isparta gülleri” sarmıştı.
Mis gibi kokar, sabahları gül yapraklarıyla dolardı toprağın yüzü.
O gülleri o kadar çok severdim ki daha beş yaşındayken bir şarkı uydurmuştum:
“Anneannemin gülleri arasında gelin olacağım…”
Çocukluk işte…
Çardağın altında kocaman tahta bir salıncak vardı.
Yaz kış binerdik.
Kışın salıncağa kardan adam oturtur, onu bile sallardık gülerek!
Çardağın dibinden yükselen dut ağaçları göğe ulaşır, dalları sokağa taşardı.
O ağaçlara tırmanıp ne dut yemişliğim vardır…
Dedem “Yiye yiye kuruttunuz ağacı!” der, bizi kovalar gibi yapardı.
Bahçenin bir köşesinde üzüm asmaları, incir ağacı, diğer yanında da kayısı dalları…
Yan komşumuz Şükriye teyzenin kayısı ağacı bazen bizim bahçeye doğru sarkardı.
Ama koparmaya cesaret edemezdik.
“Helal değil!” derdi annemiz.
Yine de yere düşen ezik kayısılarla nefsimizi bastırırdık.
Meğer Şükriye teyze, o kayısıları pazarda satarmış. Geçim kaynağıymış.
Çocukken anlayamazdı ama büyüyünce fark ettik:
O da haklıydı… Ama biz de çocuktuk, biz de haklıydık.
Ve dedemin her sene birkaç tane veren armut ağacı…
Meyvesi bol olsun diye dallarına muska bile asardı.
Ah dedem…
Bahçenin arka tarafında küçük bir bostan vardı.
Soğan, tere, roka, maydanoz… Sırığa dolanmış fasulyeler.
İstanbul’un ortasında bir bahçede yetişen bu sebzeler bize göre cennet meyvesiydi.
Arka tarafta dört küçük odalı bir baraka:
biri tuvalet, biri banyo, biri odunluk, biri de kiler.
O eski kilere bayılırdık biz.
Anahtarı odunlukta saklı olurdu, ama biz yerini çoktan öğrenmiştik.
Boyumuzdan büyük varillerin içinde bulgur, pirinç, mercimek, ceviz, fındık…
Camın önündeki tahta tezgahta dedemin dizdiği kırk-elli kavun…
Kışa kadar hiçbir şey olmadan kalırdı. O kavunlar nasıl bozulmazdı, hâlâ bilmiyorum.
Kiler bir depo değil, bir zaman sandığıydı.
Annemle anneannem arada orada halı-kilim dokur, bize ilmek atmayı öğretirdi.
Biz de eski kıyafetleri giyer, kendimizi masal kahramanı gibi hissederdik.
Güngören o zamanlar böyle kalabalık değildi.
Evin önündeki arsanın bir tarafı gelincik, bir tarafı ayçiçeği tarlasıydı.
Sonra yıllar geçti…
Evin üstüne bir kat çıkıldı.
1999 İstanbul depremi sonrası çocukları dedemi ikna etti:
“Baba, daha güvenli bir eve geç. İçimiz rahat etsin diye…”
Ve o güzel ev…
Çocukluğumun, gençliğimin, güllerin, salıncakların, dut ağaçlarının,
kilerdeki kavun kokusunun evi…
Yıkıldı.
Dedem, yeni yapılan o eve taşınamadan aramızdan ayrıldı.
Ve ben,o bahçede salıncak sallayan küçük kız olarak kaldım bir yerlerde…
O ev artık yok…
Ama o evde geçen her an, yüreğimin bahçesinde hâlâ salıncak kurar, gül kokar…
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz














































