ÇOCUKLUK İŞTE
İstanbul'da oturuyorduk.
İki kardeştik, bir ablam vardı; annem ve babam bankada çalışıyorlardı. İki katlı, bahçe içinde güzel, şirin bir evimiz vardı. Alt katı kiraya vermiştik, kiracılarımız yeni çıkmışlardı ki Ankara'dan, İstanbul'a tayini çıkan bir öğretmene evimizi kiraya verdik. Birkaç gün sonra da taşındılar. Yeni kiracılarımızın da iki çocuğu vardı; biri erkek biri kız… Hemen hemen aynı yaştaydılar, çok sevinmiştim oyun arkadaşlarım olacak diye.
Çocukluk işte...
Kısa zamanda alıştık, kaynaştık birbirimize. Okulların açılmasına on gün vardı. Annem daha önce beni okula yazdırmıştı. O gün de kuralar çekiliyormuş, annemle okula gittik. Kuralar çekildi; bir erkek öğretmenin öğrencisi olmuştum. Meğer öğretmenim senin babandı.
Ben birinci sınıfa başladım, sen ikinci sınıfa gidiyordun, ikimiz de öğlenci olmuştuk. Her gün evden birlikte çıkar, yolda sohbet ederdik.
Çocukluk işte...
Okul dönüşü hemen derslerimizi yapar, bahçeye çıkardık. Senin başka arkadaşların da vardı, her gün gelip seni oyun oynamaya çağırırlardı. Sen hep bahaneler bulur, gitmezdin nedense… Hep benimle oynardın.
Çocukluk işte...
Genellikle saklambaç oynardık evimizin arka bahçesinde… Su depoları vardı, sen hep ebe olurdun, ben de hep depoların arkasına saklanırdım, beni hemen bulasın diye.
Çocukluk işte...
Lacivert renkli askılı bir pantolonun vardı, sen devamlı onu giyerdin, benim de pembe beyaz çiçekli karpuz kollu, kiloş bir elbisem vardı, onu çok severdim, hep o elbisemi giymek isterdim.
Ayaklarımın ucunda döner, dönerdim… Eteklerim şemsiye gibi açılırdı çok, hoşuma giderdi.
Çocukluk işte...
Biliyor musun, farkında değildik belki ama ikimizin de duyguları değişmişti. Sıcak bakıyorduk birbirimize, ben dersi anlayamadığımı bahane eder, bazı akşamları size gelirdim. Öğretmenimden dersi sormaya size her geldiğimde sanki beni bekliyormuş gibi kapıyı sen açardın, bir an bakışır sonra başlardık gülmeye.
Çocukluk işte...
Aradan birkaç yıl geçti. Ben beşinci sınıfa geçmiştim, sen beşinci sınıfı bitirdin. O sene babanın tayini çıktı Edirne’ye… Bunu öğrendiğimizde ikimiz de susmuştuk, öylece donduk kaldık nedense. Ailelerimiz de çok üzülmüştü. İyi anlaşıyorlardı, keşke bu tayin işi olmasaydı… Okullar da yaz tatiline girdi, sizde hazırlıklar başlamıştı; toparlanıyordunuz.
Biz de artık eskisi gibi oyun oynamıyorduk, çok üzülmüştük. Zaman ne de çabuk geçti. Taşınıyordunuz.
Adamlar eşyaları kamyona taşımaya başladılar. Ben çıkmadım bahçeye. Pencereden seyrettim. Bir tuhaftı içim, başım da ağrıyordu.
Annemin sesi ile irkildim. Beni çağırıyordu, "Kızım gidiyorlar gelsene!” Şaşırmıştım birden. Aşağıya indim, sen yoktun etrafta. Sonra bir an göz göze geldik. Arabadaydın; şaşkın şaşkın bakıştık bir süre…
Çocukluk işte...
Dokunsalar ağlayacaktık ikimiz de… Veda ederken birbirimize, elimi tutmuştun ilk ve son defaydı. Benim de gözlerim dolmuştu senin de. Birden babanın sesi ile geldik kendimize.
“Oğlum seni bekliyoruz, haydi
gelsene… Yola çıkacağız…”
Annemin elinde bir tas su vardı, siz giderken arkanızdan dökecekmiş, adettendir
rahat yolculuk yapasınız, diye. Sinir bozukluğundan mı ne, İkimizi de başladık gülmeye.
Çocukluk işte...
Aradan yıllar geçti…
Babalarımız haberleşirlerdi sık sık…
Alırdım haberlerini... Sen bir yıl sonra doktor olacakmışsın, ben de öğretmen oldum. Kütahya’nın Simav ilçesinde mecburi hizmetimi bitirip İstanbul'a döndüğümde senin nişanlandığını öğrendim. Bir sızı oldu içimde, bizimkisi çocukluk aşkı mıydı ne?
Arada bir bahçeye çıktığımda arka bahçeye geçerim. Su depolarının olduğu yere ve öylece bakar dururum.
Anılarım canlanır, sen gelirsin aklıma. Oynadığımız oyunlar gelir, birden bir gülme tutar beni…
Çocukluk işte...
***


























































