ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 23-07-2024 20:39

Cennetin Anahtarı Sensin / Yadigar Uyar Özyapan

Yazan: Yadigar Uyar Özyapan -CENNETİN ANAHTARI SENSİN

Cennetin Anahtarı Sensin / Yadigar Uyar Özyapan

CENNETİN ANAHTARI SENSİN

Yine lacivert bir gece, gökyüzü özlemle baktığım yıldızlarla dolu. Her yıldız kayıp giden zamanın izini sürmeye çalışan anılarımdan birisi sanki. Geceleri yıldızlara bakıp kahvemi yudumlarken,  geçmişin perdesini aralayıp, anıların içinde kayboluyorum.

Penceremin hemen önüne ahşap bir sedir yaptırmıştım. Üstüne de çiçekli kumaştan örtü ve renkli yastıklar. Gecenin sessizliğini ve yıldızların uzak ışıklarını, gündüzde ağaçların yaprakları arasındaki kuşları daha rahat görebilmek için!... Evimin en güzel, en özel köşesi.  Sedirimin hemen önünde sehpa olarak ta kullandığım Halamın el yapımı olan çeyiz sandığı ve benim en kıymetli hazinem…

Daha küçücüktüm “Bu sandık senin olacak, sen de çeyizini koyarsın” demişti. Sonradan benim oldu ama ben çeyiz sandığı değil anı sandığı yaptım. Bu sandık ömür boyu biriktirilmiş hikâyeleri barındırıyordu içinde. Hayatın renklerini, duygularımın çeşitliliğini ve zamanın dokusunu hissetmek için arada dokunmam gerekiyor.Her bir anıyı ayrı ayrı kutulara yerleştirmiştim. Sandığımın içi çocukluğumda yediğim şeker, çikolata ambalajları ve kurumuş çiçeklerle de doluydu. Sanki bütün hayatım bu kutulardan ve sandıktan ibaretti. Sandığımı açarken düşündüm. ‘Sahi hayat kaç kutuya sığardı’!!!

Her seferinde aynı heyecanla, geçmişe duyduğum özlemle açıyordum, sandığımın kapağını. Birden gözümü kapatarak rastgele bir kutu aldım elime, halacığımın; “hazine kutumuz” dediği eski resimleri sakladığımız kabartma gül desenli kutuydu. Rahmetli halamın resmi en üstteydi. Siyah beyaz artık sararmış bir fotoğraf, fakat o siyahlıkta bile nurlu yüzü, gözünün mavisi bile belirgindi. Bir sandalyeye oturmuş, başında uzun beyaz tülbenti, üstünde rengi belli olmasa da benim çok iyi hatırladığım çiçekli entarisi, belli belirsiz bir gülümseme saygılı bir biçimde. “Resim çektirmek çok önemli, öyle aklına estiği gibi çektirmezsin, güzel giyinecek, güzel oturacaksın.” derdi hep.

Halacığım köyde doğmuş, köyde büyümüş okuma yazma bilmiyordu önceleri ve buna çok üzülüyordu. Bir gün; “Üzülme halacığım, ben sana öğretirim” dediğimde, ne çok sevinmişti. Ama zaten çok görgülü ve bilge bir kadındı, sadece benim değil, etrafında olan herkesin bir sorunu varsa pratik bir çözüm bulurdu illaki. “İyilik yap iyilik bul ve umut ederek sabretmeyi öğren” en önemli öğüdüydü. Hep ders alacağım hikâyeler anlatırdı ve bu hikâyeler benim minicik dünyamı şekillendirirdi. Ancak zamanla büyüdükçe, hayat denilen yolculuğun dinlediğim hikâyelerden ibaret olmadığını anlamıştım.

Bir akşam, sohbet esnasında sormuştum; “Halacığım sen hiç aşık oldun mu?” Pamuk yüzü kızararak, “Yavrum, biz aşkı sevda diye bilirdik.” diye cevap vermişti. Köyün en güzel kızı halam Ayşe, köyün en yakışıklı delikanlısı Hüseyin’le sevdalanıp evlenmiş ve mutlu yaşamışlar. Ancak Hüseyin Amca’yı çok genç yaşta ateşli bir hastalık sonucu kaybedince, o mutluluk bir acı verse de halam çocuklarını da toplayıp Ankara’ya gelip yerleşmiş. Rahmetli babamların yardımlarıyla çocuklarını okutup evlendirmiş. Bana gelince zaten kaybettiğim babamın yokluğuna alışamadan, annemi de kaybedince yalnız kalmakta olan halam beni yanına almış, çocuğu gibi sevgiyle bakmıştı.  Beni okula götürüp getirirken; “Keşke ben de okuyabilseydim, aman kızım derslerine iyi çalış, oku büyük adam ol” diye tembihlerdi. Onun okumaya hasretini, gözlerindeki hüzünlü bakıştan anlardım. Gönlünü almak için; “Halacığım üzülme, ben sana öğrendiğim her şeyi anlatırım sen de  öğrenirsin” dediğimde, mutlulukla gülümserdi.

Gerçekten de, öğrenme azmine çocukken hayran olurdum, ben ona öğrendiklerimi anlattıkça zaten zeki olduğu için hemen öğreniyordu böylece bana da tekrar yaptığım için faydası oluyordu. Dersler ayrı ama hayata dair öğrendiğim ne varsa halacığımdan öğrenmiştim. Bazı kuralları vardı ve ben bu kurallara sorgusuz uyardım. Mesela akşam yemek vakti kimseye gidilmez, çünkü beni de yemeğe çağırmak zorunda hissedelermiş. Hiç kimsenin giyimine, görüntüsüne laf edilmezmiş, hele hele vücudunda birde aksaklık varsa, bu onların tercihi değilmiş ve her şey herkesin başına gelebilirmiş. Onlara kırmadan yardım edilmeliymiş. Bunlar gibi birçok kural hala kulaklarımda ve hala uyguluyorum. İlk öğrettiği şeylerden biri karşılıksız, menfaatsiz sevmekti, ikincisi dürüstlüktü. Ve öğrettiği en önemli şey saygıydı.Biraz daha büyüdüğümde mutfakta beni yanına oturtur, yemek yapardı; “Bak öğrenmeye çalış“ diyerek nasıl yaptığını anlatırdı.

“Hala değil mi? Bir şey öğretmemiş demesinler” diye ilave ederdi. Sofrayı toplarken de bana; “Giderken götür, gelirken getir” diye tembih ettiği hiç unutamadıklarımdan.

Bayramlarda uzak yakın akraba, komşular halamın baklavasını yemeye gelirdi. O baklavanın tadı hala damağımda. Güya bol cevizli; “O kadar ceviz, hem nerden bulunacak, hem de israf der;”  bayat ekmek içini ufalar kızartırdı, içine de az ceviz koyardı. Hamuru yoğurur, dinlendirir daha sonra açmaya başlardı oklava, tabii ki ben de hep yanında. Tepsilere özenle yerleştirirken, pişmeden kesilecek baklava. İllaki tepsinin ortası yıldız şeklinde çıkacak denince, yıldız şeklini nasıl çıkarırım diye bir gün boyunca önce kâğıt üzerinde çizerek çalışmıştım. Ve sonunda çözmüştüm, zafer kazanmış bir edayla; “Ben keseceğim halacığım” dediğimde çok şaşırmıştı. Dikkatli bir şekilde baklavaların ortasında istediği yıldız şeklini verdiğimde beni alnımdan öpmüştü.

“Yavrucuğum, yaptığın banaysa, öğrendiğin kendine” derken gözlerinin dolu dolu olduğunu görmüş  o zaman bir anlam verememiştim.

En çok etkilendiğim şey her gün başımı okşayıp, ellerini açıp dua etmesiydi. Evet, hoşuma gidiyordu ama bazen sıkılıyordum. Dayanamayıp; “Halacığım, neden sürekli başımı okşuyor, dua ediyorsun?”diye sorduğumda “guzum, sevap alıyorum” demişti.-Bana o zaman bir şey dememişti, ama sonradan öğrenmiştim Yetim, öksüz başı okşamak, onlara iyi davranmak en güzel sevaplardandı-“

Ama sen zaten namaz kılıyor, Kuran okuyorsun,” dediğimde; “Canımın içi onlar yetmez, eğer cennete gireceksem anahtarı sen olacaksın” demişti. Bu sözler karşısında şaşkına dönmüştüm. Cennetin nasıl olduğunu daha önce halam anlatmıştı bana. Sonra; “Yaşasın ben cennettin anahtarıymışım” diyerek sevinçle ellerimi çırpmıştım. Arkadaşlarıma bunu söylemeliydim, sabah kahvaltıdan sonra hemen sokağa fırlamıştım, arkadaşlarımı görünce gururla; “Biliyor musunuz ben cennetin anahtarıymışım” dediğimde, hepsi tıpkı benim gibi şaşırmışlardı. Çocuk aklı işte arkadaşlarım eve gidip; “Ben de cennet anahtarı olmak istiyorum” demişler. Ortalık iyice karışmış, konu komşu meselenin aslını öğrenmek için halama gelmişlerdi. Halacığımda biz duymayalım diye konuyu gelenlere fısır fısır gülümseyerek anlatmıştı.

Kutu elimde düşünürken; Cennetin anahtarı ben ve benim gibiler ise, bazı günahlarımıza rağmen, açabilir miyiz o kapıyı?

“Mekânın çok istediğin cennet olsun halacığım,”dedim ve çıktım ve küçük kutunun kapağını yavaşça kapattım.

Bir varmış bir yokmuşla başlar bütün masallar. Ben yokmuşları sevip, örnek almış, geleceğe umutla bakmıştım. Yokmuşlar hala hayatımı anlamlandırmaya devam ediyor. Var olanların kıymetini bilerek, iyilikte yarışanlardan olmaya gayret ederek, cennetin  kapısına varmaya çalışıyorum.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi