ÇAĞLAYAN YÜREKLİ KADIN
Ankara'nın sisli bir sonbahar günüydü. Benim için sabah vakti, bazıları için öğlen saatleriydi. Gökyüzü bulutlarla kaplıydı ve yağmurun yaklaştığını hissedebiliyordum. Yataktan çıkmak istemiyordum; huzursuz ve bitkindim, içimde anlayamadığım bir umutsuzluk vardı. Sıkıntıya kapılıyordum ve düşünüyordum; sanki her şey üstüme geliyordu.
“Neden bu kadar ümitsizim ve canım sıkılıyor?” diye kendime kızıyor ve üzülüyordum.
Annem, radyoyu açmış ve sevdiği şarkıları dinleyerek temizlik yapıyordu. Bir yandan temizlik bezini sıkarken bana dönüp:
"Edacığım, camı aç da odana biraz hava gelsin. Temiz hava sana da iyi gelir.” diye seslendi.
Camı açtığımda bir de ne göreyim? Çok sevdiğim Yıldız abla, apartmanın kapısına doğru yaklaşıyordu. Sanki radyoda çalan şarkı da ona eşlik ediyordu.
“Şu dünyadaki en mutlu kişi, mutluluk verendir.
Şu dünyadaki sevilen kişi, sevmeyi bilendir..."
Yüzüme kocaman bir gülümseme yayıldı. Kendi kendime, “Bir şarkı insanın ruhuna bu kadar mı uyum sağlar, bu kadar mı yakışır?” dedim.
Yıldız abla yine göz kamaştırıcıydı. Her zamanki gibi düzenli ve şık görünüyordu. Adeta ışık saçan Yıldız ablanın etrafını yine çocuklar sarmıştı. Giydiği kırklı yaşlara uygun papatya desenli kloş elbisesi çok yakışmıştı. Yüzünden hiç eksilmeyen bir gülümsemesi vardı. İnciler gibi dizilmiş beyaz dişleri ışıldıyordu. Onun karşısındaki insan, içinin iyilik ve güzellikle dolup taştığını hisseder ve istemsizce ona gülümseyerek karşılık verirdi. Onun her haline hayrandım. Mahallemizde, yaşlısından gencine ve hatta tüm esnafına kadar sevilen bir kişiydi. Çünkü herkese yardım etmek için koşardı, hiç durmazdı.
Apartmanın girişinde tesadüfmüş gibi bekledim ve hemen kapıyı açtım. Beni fark eder etmez "Merhaba Edacığım, nasılsın?" diye sordu, o insanın içine işleyen ses tonu ve çağlayan sesiyle. Sanki şifalı bir avuç su içmiş gibi ferahlamıştım.
Omuzumu silkelerken "Hiiç! Canım çok sıkılıyor.” dedim.
"Hadi gel, kek yapmıştım zaten. Birlikte kahve içelim, biraz sohbet ederiz.” dedi. Sanki bu teklifi bekliyormuşum gibi yüreğim hafifledi. İzin alıp hemen üstümü değiştim. Saçlarımı topladım ve hatta biraz ruj sürdüm. Bu esnada radyodaki şarkı halen çalmaya devam ediyordu:
“Bütün dünya buna inansa, bir inansa... Hayat bayram olsa...”
Apartman merdivenlerinden çıktım. Yıldız abla beni bekliyor gibiydi kapı hemen açıldı. Evinde inanılmaz bir atmosfer vardı. Sade ve küçük eşyalarıyla çiçekler o kadar uyumlu ki insan hayran olmaktan kendini alamazdı. Eviyle bütünleşmiş gibi, kitaplarına selam verip çiçeklerine gülümsedi. Balkonunda elinde kitapla çok görüyordum. Ama o sanki okumuyor, dostuyla konuşur gibi gülümsüyordu. Düşüncelerimden sıyrılıp tekrar salona baktım. O ortam içimi açtı, elbette o zarif gülümsemesi de. Kahvelerimizi içerken güzel bir sohbete daldık. Sohbet ilerledikçe içimden sormak geldi:
"Yıldız abla, Ümit abiyle nasıl tanıştınız?" diye sordum.
Yine gülümsedi ve anlatmaya başladı.
"Bu, tam anlamıyla romantik bir tanışma değildi. Bir inşaat şirketinde çalışıyordum ve ofise birdenbire genç bir erkek girdi. Öyle bir hava atarak girdi ki içimden, 'Vay be, bu kendini beğenmiş adam da kim?' dedim. Evet, yakışıklıydı; ama benim tarzıma hiç uymuyordu. O da bana öyle bir bakış attı ki sanki burun büküyordu. Anladım ki o da beni beğenmemişti. Zamanla sık sık gelmeye başladı, neredeyse her gün diyebilirim. Bir gün öğle tatilinden sonra ofise döndüm ve şefin odasından sesler duydum. Sonra o melodiyi işittim; o huzur verici, sakin sesi… Gözlerimi kapattım ve sadece sesi dinlemeye başladım. Merak ettim, kim bu nağmeyi söylüyordu? Kapıyı çalarak içeri girdim ve karşımda, şarkıları seslendiren, hiç hoşlanmadığım o genç adam duruyordu. Tanıştık. Adı Ümit'miş. O güzel şarkıyı tam yerinden, sanki bana bakarak söylüyordu: ‘İçimde kim vardır bir bilebilsen, bir bilebilsen. Kendini bulursun kalbime girsen.’
Evet! Evet, şarkıyı bana bakarak söylüyordu. Birden içimde bir kelebek kanatlanmış, uçmaya başlamıştı. Yüzümden bir alev dalgası geçmiş gibiydi. Utandığımı hissederek kapıyı kapatıp oradan kaçtım. Acaba bir sese mi âşık olmuştum?
Zamanla Ümit'le aramızdaki arkadaşlık ilerledi ve onun göründüğünden çok daha duygusal biri olduğunu anladım. Artık daha samimiydik; sohbet ediyor, birlikte Kızılay'a kadar şarkı söyleyerek yürüyorduk. O kadar çok şarkı biliyordu ki şarkılarla ısınır, şarkılarla üşürdük. Şarkılarla başlamıştı bizim sevdamız.
Çok geçmeden düğün dernek evlendik. O kadar mutluyduk ki insan mutluluktan korkar mı? Bu mutluluk beni hep tedirgin etti. Artık her şeyim Ümit oldu. Annem, babam, kardeşim, abim, arkadaşım... O beni öyle sevdi ki öyle sevdi ki tüm özlem duyduğum sevgileri sanki kendinde topladı. Tam yirmi yıl geçti ve sevdamız, şarkılarımız her geçen gün biraz daha büyüyerek çoğaldı.
Bir sabah işe gitmek için vedalaşıp çıktı. Nereden bilebilirdim ki gidiş o gidişmiş ve bir daha dönmeyecekmiş. Hiç beklemediğimiz bir anda, kalp krizi geçirerek hayatını kaybetmişti.
O zaman anladım, mutluyken neden korktuğumu; kısa sürecekmiş.
Uzun bir süre kendime gelemedim. Ümit'in sessizce gitmesi, sanki benim de sesimi alıp götürmüştü. Konuşamadım, ağlayamadım, şarkı söyleyemedim, dinleyemedim. Şarkılar kimsesiz kalmış gibiydi... Şarkılar sustu, zaman durdu. Ağlayabilmek için uzun bir tedavi sürecine girdim.
Gözyaşlarım, acımı götürüp akıttıkça, yavaş yavaş iyileşmeye başladım.
Sevdiklerimin bana ihtiyacı vardı. İnancıma sırtımı dayadım, umudumu baston yaptım. Zorda olsa ayağa kalktım.
Zaman her şeyin ilacı derler ya öyle de oldu. Acım azaldı, sevgim çoğaldı. Sonra şunu fark ettim, ben hayattan ödülümü almıştım. Çok sevildim ve çok sevdim. Ne kadar kısa süreli olursa olsun çok mutlu bir yaşam sürdüm.
İçimde derin bir sevgi yükseliyordu, o kadar yoğundu ki bir dua ettim: ‘Ey Allah'ım, bana öyle bir güç ver ki sevgiye ve yardıma ihtiyaç duyan herkese koşabileyim. İçimdeki bu sevgiyi herkesle paylaşayım.’ İşte böyle Edacığım.” dedi ve devam etti: “Benim bir duam vardır sevdiklerime, en az benim kadar mutlu ol; fakat sizinki kısa sürmesin. Sen de en az benim kadar mutlu ol e mi? Ne olursa olsun gülümsemeyi unutma, hayal kur, kendine bir hedef belirle ve sakın umutsuzluğa kapılma."
Yıldız abla çaylarımızı tazelerken "Edacığım, biraz daha kek alır mısın?" sözleriyle ben kendime geldim. O kadar etkilendim ki gözyaşlarımı tutamadım. Henüz hayatımın başındayken ve önemli bir olay yaşamamışken, "Canım sıkılıyor." demek biraz ayıp oluyordu. Ancak yaşadığı acı kaybına rağmen karşımda hala gülümseyen bir kadın duruyordu ve birden utandım.
Duasının kabul olduğunu düşünerek, bu kadar çok insanın kalbinde yer ettiğini fark ettim. Yine Yıldız ablaya baktım ve o hâlâ gülümsüyordu. Bu gülümseme sihirli bir gülümsemeydi beni de etkiledi ve içtenlikle gülümseyerek ona sarıldım. Teşekkürlerimi ilettikten sonra oradan ayrıldım. Merdivenleri inerken bazı insanların yakışmayan sonlarla karşılaşabileceğini düşündüm.
Eve girerken radyodaki şarkı aklıma geldi, hemen müzik çaları açarak şarkıyı devam ettirdim.
“Şu dünyadaki en olgun kişi acıya gülendir.
Şu dünyadaki en soylu kişi insafa gelendir.
Şu dünyadaki en zengin kişi gönül fethedendir.
Şu dünyadaki en üstün kişi insanı sevendir.
Bütün dünya buna inansa
Bir inansa hayat bayram olsa…
İnsanlar el ele tutuşsa, birlik olsa
Uzansak sonsuza...”
Dedim ya bir şarkı ancak bu kadar yakışır insana!
***
















































