92b;">BİR ULUSUN EN UZUN GECESİ
Kartal bakışlı, mavi gözlü bozkurt karar verdi. “Ya istiklâl ya ölüm!”
Tarih boyunca Altay dağ eteklerinden Balkan coğrafyasına kadar uzanan süreçte Türk ulusunun karakterine en uygun cümle bu olmalı.
Ulusumuzun, savaşlarla ve mücadelelerle geçen tarih sürecinde bazı anlar vardır ki, var olmanın sınırları zorlanmıştır.
O uzun geceyi düşünelim.
Tarih: 25 Ağustos 1922
Yer: Batı Anadolu, Sakarya Nehri’nin doğusu…
Bir yıl süren askeri ve siyasi hazırlıklar tamamlanmıştı. Bugün bakıldığında, Başkomutan ve kurmaylarının üstün zeka ile ortaya koydukları muazzam stratejinin en önemli aşamasını uygulama zamanı gelmişti.
Kuzeyden güneye yaklaşık yedi yüz kilometrelik hat boyunca yerlerini almış kolordular, tümenler, alaylar, taburlar, bölükler… Son dört gündür titizlikle yürütülen büyük intikâl tamamlanmış ve ‘kurt kapanı’ kurulmuştu.
Ve şimdi…
Saatler sonra yazılacak tarih için divitler kan dolmaya başlamıştı. Gece, karanlık örtüsünü bazı ölümlüler için son defa örttü. Her birlik taarruz noktasına ulaşmıştı. Artık yaşam ile ölüm arasındaki sınır görülebiliyordu.
Rütbe bakımından en küçüğünden en büyüğüne komutanlar görev bölgelerindeki planlarını son defa gözden geçirmiş ve birkaç saat dinlenmeye çekilmişti. Her biri ulusun ortak hafızasında isimlerini altın harflerle yazdıran ve mevcudu iki yüz bine yaklaşan Türk Ordusu’nun neferleri, o gece, kim bilir kendi iç dünyalarında neler yaşadılar?
Ya Başkomutan… O geceyi nasıl geçirdi?
“Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır. Bu satıh bütün vatandır.” demiş, kendi görevini bütün vatanın ve ulusun kaderi ile birleştirmişti. Muhtemel ki bir insanın yeryüzünde taşıyabileceği en ağır yükü ve sorumluluğu omuzlarında hissetmişti.
Bu destansı gece için denir ki, “Savaş planlarına göre son intikâller ve kontroller yapıldı. Birkaç saatliğine de olsa dinlenmeye çekildiler.”
Dinlenmek! Bu sefer anlamını tam olarak ifade etmenin mümkün olmadığı bir kelime. Gece yarısından, sabahın ilk anlarıyla birlikte gelecek taarruz emrine kadar geçen sürede bir asker ne yapar? Ne düşünür; hayal mi kurar, dua mı eder veya muazzam bir olgunlukla kaderini mi kabullenir? Ya da bunların hepsini birden mi yapar? Elbette bugün empati sınırlarımızı zorlasak da yeterince anlayamayacağımız bir psikoloji içinde olmalılar.
Yüzlercesi ve binlercesi içinden sadece birkaç anekdot aktarmaya çalışalım.
O gece…
Ahmet Zeki Soydemir komutasındaki hayalet süvarileri, Ahır Dağı’nda, Yunan cephe gerisine intikâl ederken nasıl bir ruh halindeydi?
Bazı bölgelerde, ay ışığının yeterli olmadığı gecenin karanlığında, intikâlin sessizliği için askerler ayakkabılarını çıkarmış, atlarını yedeklerine almışlardı. Buradaki gerilimin şiddetini tahmin etmek mümkün müdür?
Bazı yerlerde ise düşmanın uç karakollarına 300 - 400 metre kadar yaklaşmış olmanın verdiği heyecanla hemen taarruz etmek isteyen askerleri, komutanları zapt etmek zorunda kalmıştır. Acaba bu ne tür bir heyecandır?
Kuzeyde, Büyük Taarruz’da, Yunan 11. Tümeni’ni komutanları ile beraber esir alan, Deli Halit Paşa’nın askerleri o gece nasıl bir motivasyon içindeydiler?
Velhasıl, Eskişehir, Dumlupınar, Kütahya hattında, saatler sonra Yunan ordusuna cehennemin kapılarını açmak için sabırsızlanan ‘Kemal’in askerleri’ hangi ruh halindeydi?
İstanbul’da, Müsellah Müdafaa-i Milliye (Mim Mim) Teşkilatının mensupları…
Dört yüz kilometre olan derinlikte, cephe ile İzmir merkezdeki Yunan karargâhının telgraf irtibatını kesen istihbaratçı ve onlara yardım eden bölgedeki Türkler…
Doğu Cephesi’ni kısıtlı imkanlara rağmen başarıyla tutan Kazım Karabekir Paşa ve neferleri…
Ve daha niceleri… Kader olarak aynı coğrafyada bulunmanın verdiği ortak payda ile 25 Ağustos 1922 gecesini nasıl yaşadılar?
Ya Sakarya’nın batısında bulunan İngilizlerin hayalperest Yunan taşeronları. Onlar tedirgin. Çünkü bir Türk taarruzu olacağını seziyorlar ama ne zaman ve ne ölçüde olacağını kestiremiyorlardı.
…
Kartal bakışlı bozkurt, sabaha karşı saat iki buçuk gibi ordugâhından çıkar. Kurmayları ile beraber savaşı sevk ve idare edeceği Kocatepe’ye yürürler. Bu andan itibaren birlikler sancaklarını dikerler. Artık kartal, pençesini düşmanına vurmaya hazırdır.
Plana göre saat dört buçuk gibi top atışlarıyla büyük taarruz başlayacaktır. Fakat çok yoğun sis vardır. Ortam top atışları için elverişli değildir. Ancak gün ışımaktadır ve birliklerin yerlerinin görünme riski ortaya çıkmıştır…
Takriben kırk beş dakika… Tarihin yeryüzünde bir insanın üzerine yükleyebileceği en ağır yükü, Mustafa Kemal Paşa omuzlamıştır.
Ve Başkomutan, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya “ateş” emrini verir. Saat beş çeyrek sularında ilk olarak bir 105’lik obüs ateşlenir…
İşte Türk tarihinin en uzun gecelerinden biri bu ateşle beraber nihayete ermiş olur.
Sonrası malum. Evet, işgalciler bir Türk taarruz dalgası bekliyorlardı ama bu kadar büyük bir tsunamiyi öngöremediler ve bunun bedelini çok ağır ödediler.
Burada sadece 25 Ağustos 1922’yi 26’sına bağlayan o destansı geceden bahsetmek istedik. Elbette yazılacak çok fazla şey var…
Büyük Taarruz’u anlatmaya nereden başlamak lazım?
Doğrusu şu ki; nereden başlanırsa başlansın hepsinin sonucu 9 Eylül’de denize dökülür. Bugün iştahla anlattığımız kahramanlıklar elbette göğsümüzü kabartmaktadır. Kitaplar, makaleler, araştırmalar, belgeseller dahil olmak üzere iletişimin her alanından faydalanarak gelecek kuşaklara anlatmaya çalışıyoruz. O kahramanların torunları olarak, Kurtuluş Savaşı’nı anlatmak en çok da bizim hakkımız ve görevimiz.
Aradan geçen bir asra rağmen ulusumuzun ortak hafızasındaki hak ettikleri yeri alan bütün kahramanlarımızın önünde saygıyla eğiliyoruz.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz



























































