BİR ÇAY İÇİMİ MUHABBETE DAVET
Hatırlarsın...
Aynı mahallede otururduk. Akraba, komşu, gardaş, bacı, abla, teyze, hala gibi sıcacık kelimelerimiz vardı. Belli günlerde toplanılır, hamur aşının etrafında yerimizi alırdık.
Gönüller de sofralar da ağızda kalan tat da birdi. Pide ekmeğinin ucu ile sıyrılırdı tepsi. Kimin ne kadar yediğine bakılmazdı. Kaşık sesleri ve muhabbetten başka curcuna da olmazdı. Herkes, herkesten haberdardı.
Şimdi hiç yaşanmamış bir rüya gibi hepsi...
Önce taşındık bir bir. Her şeyimizi taşıdığımızdan habersiz üstelik.
Samimiyetlerimizi, hoşgörümüzü, bağlarımızı da kutulayıp götürdüğümüzü çok sonra fark ettik. Ya da ihmalimiz, ahvalimizi unutturdu. Dört duvardan ibaret kocaman evlerimiz oldu. Domates, biber yetiştirmeyi, tenekede çiçek çoğaltıp olanla olmayanı değiş tokuş etmeyi unuttuk. Gönüllü hapishanelere sığındık.
Müsaadesiz ve randevusuz göremedi kimse kimseyi. Gören de kusurdan ziyadesine çok eremedi zaten. Önceleri çay kıymetli yapardı camı ve kahve telvelendiği fincanı... Kendinden önce gelen kokusu ve muhabbeti el üstüydü.
Bugünlerde ise camın markası, fincanın kalitesi, sunumun reçetesi, yanının peçetesi revaçta. Konuşamıyor kimse kimse ile şöyle doyasıya... Dökemiyor içinde birikenleri. Dinemiyor, dinlenemiyor, “dinlen”miyor çünkü.
Ruhlar çekilip gitmiş, bedenler ortada kalmış gibi... Komutlara bağlı bir hayatın direktifinde yaşıyor.Arifler, tarifler kadar önem de arz etmiyor. Asalet yurdu insanlar vardı ya..! Artık onlardan da çok az. Hırka giyse sultanken, “marka” giyip sırıtanlar sürümde.
Olsun!
İyiye olan inancımız bâki kalbimizde…
Sen, yine çık gel, olmadık bir zamanda! "İnsanın ağını, insan alır" derlerdi. Haklı çıkaralım deyişleri...
Bir müddet durabilir, hiç bitmeyecek tüm dünya işleri. Sıcacık bir çay içimi, saçıver gönlünden geçenleri. Dinlemenin iyi ettiği yaralar bilirim. En azından sadece dinlerim seni…
















































