SIĞINAK
Tuğlaları el arabasına yüklüyor, yeterli miktarda doldurunca arabayı sürerek onları evin arkasına taşıyordu. Elinde sarı iş eldivenleri, alnında çalışmanın sonucu oluşan boncuk terleri, yavaş yavaş vücuduna yüklenen yorgunluğu yanında büyük, tarifsiz bir iç huzuru vardı. Bir römork, tuğla kapı önünden bahçenin arka yüzüne taşınıyordu. Arabanın siyah tekerleğinin izleri toprakta gömülüp kalmıştı. Bunların içinde zemin için taş parçaları, betonluk kum, çimento torbalarının katkıları da vardı.
Günler süren kafasındaki kurgu planları şekillenmiş, küçük ek bir oda yapımı için uygulamalara dönüşmüştü. Çaktığı dört kazığa önce ip çekmiş, kırma taş parçalarını zemine döşemiş, çekiçle sağlamlaştırıp kardığı çakıllı kum ve çimentoyu suyla buluşturup, araba araba taşıyıp, taşların üzerine betonu yayıp mastarlamıştı. Üç gün öncesi gerçekleşen bu zemin, şimdi tuğlalar ile buluşmuştu. Son arabayı ite kaka getirip boşalttı.
— Tuğla işi tamam.
Bir kenara koyduğu plastik masa ve sandalyesine yöneldi. Masa üstündeki plastik şişeden cam bardağa su doldurdu. İş eldivenlerini çıkarıp kenara fırlattı. Sandalyeye yerleşti. Suyunu dinlene dinlene içti. Çevreye göz gezdirdi.
— Buradan manzara güzel. Pencereyi bu yönde koyayım.
Karşıdaki erik ağacına bir alakarga kondu. Başını sağa sola oynatıp ona baktı. O da ona baktı. Yanına bir serçe yaklaştı. İnce dallarda atlaya zıplaya uzaklaştı gitti. Onu diğeri izledi.
— Bitince pencere önü kırmızı bir gül ister. Bir tarafına ballıkaymak, diğer yana beyaz zakkum…
Hayali; ömrüne direnç, yaşlı bedenine yaşam isteği yüklüyordu.
— Duvar yüksekliği üç metreyi bulmalı. Sağlam on onluk atkılar üzerinde çatısı olmalı. Kırmızı kiremitleri, harçlanmış omurgaları, olmazsa olmaz teneke oluklar… Bu oluklar yağmurlu günlerde yağmur sularını toplamalı, köşelerden plastik borular ile odadan oldukça uzağa taşımalı, atkılara beşlik dilmeler ile düzen tutmalı. Karahisar’dan bir odalık tavan tahtası getirmeli. Acelesiz çakmalı, geçmelerine dikkat etmem gerek.
Görünen bu işler onun uzun bir zamanını alacak; günler, hafta, aylara eklemlenecekti.
— Önce kaba sıva, sonra ince sıva… Sonra beyaz kireçli badana… Dış duvarlar mavi olmalı.
Sandalyesinde otururken hanımı bir tepside çaydanlık, çay bardakları ile geldi.
— Tuğlaları bitirmişsin.
— Bitirdim.
— Sana yorgunluk çayı getirdim.
— Teşekkürler canım. Şöyle karşılıklı içelim.
— Tamam.
Sandalyeyi hanımına bıraktı. Dört tuğladan kendine oturacak yükselti yaptı.
— Duvara ne zaman başlayacaksın?
— Bugünlük bu kadar çalışma kâfi. Belki yarın başlarım.
— Kendin halledebilecek misin?
— Sen ne dersin?
— Sendeki bu istek olduğu sürece yapamayacağın bir iş olamaz galiba.
— Haklısın.
Çay bardakları dudaklara değdikçe dereden tepeden konuştular. İki yüz, gülüş yükü içinde birbirlerine sevgi gönderiyorlardı. Kadın:
— Ocakta yemek var. Bir bakayım.
— Bak canım. Ben bir bardak daha çay alacağım. Sonra boşları alır, gelirim.
— Tamam. Afiyet olsun sana.
— Sağ ol.
Son bardak çayı, elinde, sığınağı olacak bu küçük alanın heyecanı içinde döndü durdu.
— Başaracağım!
***
Editör: Pınar Akyüz Atmaca














































