ANI
Giriş Tarihi : 22-12-2025 16:08   Güncelleme : 22-12-2025 16:15

Babaya El Sallamak / Can Akın

Yazan: Can Akın -BABAYA EL SALLAMAK

Babaya El Sallamak / Can Akın

BABAYA EL SALLAMAK

Babam her sabah saat beşte, gün henüz rengini bulmadan uyanırdı. Annem ise çoktan uyanmış, sessizce evin ruhunu canlandırmış olurdu. Mutfakta demlenen çayın buğusu, lor peynirinin o temiz beyazlığı ve sacın üzerinde yeni terleyen ekmeğin kokusu birbirine karışırdı. Sofrada mutlaka bunlar olurdu; gösterişten uzak ama şefkatle dolu bir eksiksizlik… Aşkın, yüksek perdeden sözlerle değil, her sabah aynı saatte ve aynı özenle hazırlanan bir sofrayla yaşandığını ben o günlerde öğrendim.

Saat yediyi vurduğunda annem, babamı kapının eşiğine kadar geçirir ve arkasından el sallardı. Bu sahne, çocukluğumun en sarsılmaz ritüeliydi. Annem bu dünyadan göçene kadar da bu tören hiç bozulmadı. Ben hayatım boyunca, onlarınki kadar sessiz ama onlar kadar köklü bir sevdaya bir daha rastlamadım.

Eğer sabahları vaktinde uyanamazsak, annem bize kahvaltı hazırlamazdı. Sert değil, ama kararlı bir sesle, “Kalksaydınız…” derdi sadece.

Biz de çaresizce evden fırlar, fırından aldığımız taze ekmeğe biraz yağ sürüp koşarak yola düşerdik. O yedi kilometrelik yolu çoğu zaman yürürdüm, bazen bir otobüsün basamağına tutunurdum. Yorulurdum elbet ama içimde en ufak bir şikâyet uyanmazdı. Çünkü bilirdim ki o yol sadece okula değil, hayata hazırlıktı.

Akşam olup güneş alçaldığında annemin bekleyişi başlardı. Bahçeye çıkar, babamın silüetini uzaklarda görür görmez ona doğru koşardı. Sofra hemen kurulur, rızık paylaşılırdı. O sofralarda kelimelerden ziyade huzurlu bir sükût konuşurdu.

Bir gün eve döndüğümde ne annemi ne de babamı bulabildim. Kapıda bekledim, ufka baktım… 

Gelmediler. 

Gece çökünce kapıları kilitleyip tek başıma yattım. Sabah ilk iş babamın çalıştığı yere gittim ve annemin hastaneye yatırıldığını öğrendim.

Kimsemiz yoktu; ne sığınacak bir akraba ne de kapısını çalacak bir dost... Annemle babam tam yedi gün evden uzak kaldılar. O bir hafta boyunca kendi başımın çaresine baktım: Yumurta kırdım, bahçedeki sebzelerle karnımı doyurdum. O ıssız günlerde anladım ki annem, beni aslında bir gün yalnız kalabileceğim gerçeğine göre, ayakta kalabilmem için eğitmişti.

Bir gün askerî hastanenin ambulansı kapıda belirdi. Babamın arkadaşı, Başhekim Albay Namık Dumlu ve yanında bir hemşireyle geldiler. Askerler annemi yavaşça içeri taşıdılar. Evi dezenfekte ettiler, içtiğimiz sudan örnekler aldılar. Sonra babamla albay, bahçedeki o yaşlı dut ağacının altında, semaverin tıkırtısı eşliğinde çay içtiler. Sessiz, ağır ve birbirine hürmet eden iki adamın sohbetiydi bu. Ardından sessizce gittiler.

Anne ve babasız kalma korkusu kalbime bir kere düşmüştü. O günden sonra ben de onların yüküne omuz vermeye başladım. Babam bazen sert çıksa bazen kızsa bile artık ona kırılmıyordum. Çünkü biliyordum ki o sert kabuğun altında, hayata dair çok kıymetli bir korunma içgüdüsü vardı. Artık her sabah annemle birlikte ben de kapıya çıkıyordum. Babama el sallamak en büyük keyfim olmuştu. O el sallayış, bir vedadan ziyade, “Buradayız, seni bekliyoruz.” diyen bir sadakat yemini gibiydi.

Evimiz Balıkesir’de, şehrin çıkışında Kepsut yolu üzerindeydi. O zamanlar, yoldan eski Magirus dolmuşlar, tozlu kamyonlar geçerdi. Bir gün, Kepsut’a tayini çıkan öğretmenlerin eşyaları arasından yola düşmüş bir sanat kitabı buldum. Sayfalarını merakla karıştırırken bir tablo ruhumu hapsetti.

Bernardus Johannes Blommers’in bir eseriydi bu; Lahey Okulu’nun o buğulu atmosferinden kopup gelmişti. Bir balıkçının rızkı için denize açılırken kıyıda bıraktığı ailesiyle vedalaşmasını anlatıyordu.

1966 yılında o tabloyu ilk gördüğümde, içimdeki o isimlendiremediğim duygu yerli yerine oturmuştu. Bu tablonun bulunduğu sayfayı herkese gösterirdim.

Yıllar sonra, 1986’da Balıkesir Ayvalık’ta görev yaparken İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne tayinim çıktı. İstanbul Emniyet Müdürü beni istemişti. Boş zamanlarımda İstanbul Kızılay Başkanı olan emekli Albay Namık Dumlu’yu ziyarete gittiğimde, odasının duvarında o tablonun reprodüksiyonunu gördüm.

Gülümsedim.

"Ne yapayım evlat.” dedi albay, “Sen o yıllar önce gösterdiğinde ben de çok etkilenmiştim, dayanamayıp duvarıma astım.”

İşte o an bir kez daha anladım: Sanat, hayatın steril bir yansıması değil, bizzat kendisiydi. Hatıralar tabloların fırça darbelerine sızıyor; tablolar ise yıllar sonra gelip hayatımıza dokunuyordu.

Babaya el sallamak; bazen rüzgârlı bir limanda, bazen bir evin eşiğinde, bazen de bir müze duvarında sonsuza dek devam ediyordu.

Bernardus Johannes Blommers ve “Elveda Baba” Üzerine

Bu tablo, sadece bir balıkçı ailesini değil, insanlığın en eski korkularından ve sadakatlerinden birini resmeder. Blommers, bu eserinde Lahey Okulu’nun kendine has puslu ve melankolik havasını ustalıkla kullanır.

Anne Figürü:

Resmin merkezindeki anne, çocuğu kucağına kaldırarak babaya “bakmasını” sağlar. Bu, tıpkı benim hikâyemde olduğu gibi, bir neslin diğerine bağlılığı öğretmesidir.

Renk Paleti:

Gri, kahverengi ve toprak tonları; hayatın ne kadar zor ve meşakkatli olduğunu hatırlatır. Burada parlak renkler yoktur, çünkü ekmek kavgası renkli bir masal değil, gri bir gerçekliktir.

Veda ve Bağlılık:

Balıkçı baba denize, yani belirsizliğe giderken; aile kıyıda, yani güvenli limanda bekler. Benim Kepsut yolundaki evimizin eşiğinde bekleyişimle bu tablodaki kumların üzerindeki bekleyiş, aynı evrensel acıya ve umuda dayanır.

Saygılarımla.

***

Editör: Neşe Kazan

EditörEditör