ANI
Giriş Tarihi : 28-01-2026 16:36   Güncelleme : 28-01-2026 18:11

Ayakkabı / Tuncay Dağlı

Yazan: Tuncay Dağlı -AYAKKABI

Ayakkabı / Tuncay Dağlı

AYAKKABI 

İçimde büyük bir okuma aşkı vardı. Düzinelerce kitabım olsun, hepsini okuyayım; öğrenmediğim, bilmediğim bir şey kalmasın istiyordum. Ama daha ders kitaplarımı koyacak bir kitaplığım bile yoktu.

Kış aylarında akşamları tüm aile odun sobasının bulunduğu salonda yemeğini yer, sonra televizyon izlenir, sohbet edilirdi. O zamanlar evlere televizyon yeni girmeye başlamıştı. Tek kanallı yayın yapılıyordu.

Ben genellikle akşam sohbetlerine katılmazdım. Evin en uzak köşesindeki odaya gider, burada soba olmadığından yatağa girer, yorganı göğsüme kadar çekip ezberlemem gereken ev ödevlerimi yapardım.

Arada iki oda daha vardı ve bu yüzden ev halkının gürültü patırtısı benim bulunduğum odaya gelmiyordu. Bazen annem ya da ablam bir şey almak için mutfağa gelirdi. Benim bulunduğum odayla mutfak arasındaki pencereden bana bakıp bir şey söylemeden giderlerdi. Annemin bana bakışlarından o halime acıdığını, üzüldüğünü hissederdim. Fakat yapacak bir şey yoktu. İmkanlarımız bu kadardı.

Rastgele toprağa dikilmiş bir çam ağacı gibi yağmurlarla sulanıyor, toprakla besleniyordum. “Halin nedir, bir şeye ihtiyacın var mı?” diye soran yoktu, annemden başka. Karanlıkta da kalsam kara, fırtınaya da tutulsam kimsenin umurunda değildi.

Zayıf, çelimsiz bir bedenim vardı. Bedenimin içindeki hassas ruhumla her şeyi görüyor, hissediyor ve bir kenara kaydediyordum. 

Ama yaşamımı etkileyen hiçbir olaya müdahale hakkım veya imkanım yoktu.

 Yaşım büyüdükçe yaşadıklarımın etkisiyle kabuğum da sertleşiyordu. Ama üzerindeki izlere de yeni izler ekleniyor, hayat bana kendi istediği şekli veriyordu.

Okula giderken giydiğim lacivert kumaş bir pantolonum, bir gömleğim, bir de annemin ördüğü yün süveterim vardı. Bunları okuldan gelince çıkarır, kırışmasınlar diye askıya asar, günlük kıyafetimi giyerdim. Çünkü ertesi gün yine aynı kıyafetle okula gidecektim ve yedeği yoktu.

Kendi paramla aldığım ayakkabımın ucu sökülmüştü. Yenisini de kimse almıyordu. Yaz tatilinde lokantada komilik yaparak kazandığım paradan birazı duruyordu. Fakat hepsini harcamak istemiyordum. Başka ihtiyaçlarımı da karşılamak zorundaydım.

Mağazadan yeni ayakkabı alamazdım. Param yetmezdi. Ama ayakkabı tamircilerinde daha ucuza ikinci el ayakkabılar vardı. Belki işime yarayacak bir tane bulabilirdim.

Bu amaçla çarşıda dolaşırken cadde üzerindeki bir ayakkabı tamircisinde kahverengi yarım bot buldum. Ayakkabıcı yırtığını, söküğünü güzelce dikmiş, boyayıp kalıba koymuştu. Çok hoşuma gitti. Fiyatını sordum, benim için uygundu. Alabilirdim. Ancak iki gün daha kalıpta kalmalıymış. Kaporasını verdim, iki gün sonra da gelip aldım.

Yeniyken kaliteli ve sağlam bir ayakkabıymış. Tamir edilince de eskiliği biraz gitmiş, güzel olmuştu. Ayakkabıcı tabanına bir pençe daha koyunca az daha yükselmişti. Yağmurda çamurda rahatça kullanabiliyordum. Artık çoraplarım ıslanmıyordu.

Şimdilerde o kadar olmasa da eskiden bizim memleketin kışı çekilecek gibi değildi. Yazı ne kadar sıcak ve nemliyse kışı da o derece soğuk ve rüzgarlı olurdu. Hatta her zaman şehrin sırtını dayadığı dağların yüksek yerlerine yağan kar, bazı günler dağın eteklerine kadar inerdi. Karın soğuğunu şehre taşıyan rüzgar nedeniyle açık alanda bulunanların eli, yüzü buz keserdi.

Okulum evimizin üç yüz metre kadar uzağındaydı. Ancak arada boş bir alan vardı. Biz buraya “tarla” diyorduk. Tarlada hem top oynuyor, hem bisiklete biniyor hem de uçurtma uçuruyorduk.

Tarlanın tam ortasından geçen stabilize yolu kullanarak yolun sonunda bulunan ortaokula gidiyordum. Yöreye özgü rüzgar tüm şiddetiyle estiği günlerde okula giderken sağ, eve dönerken de sol yüzüm soğuktan uyuşuyordu.

Rüzgar bazen öyle şiddetli esiyordu ki insanların yürümesini engelliyor, geri itiyordu. Bir şey almak için bakkala gittiğimde rüzgârın estiği yöne göre kendimi ayarlıyor, karşıdan karşıya geçmek için çarpraz yürüyordum. Aksi takdirde beni bir aracın altına sürükleyebilir, duvardan duvara çarpabilirdi.

Rüzgar gece estiğinde iki katlı evimizin çatısında bir kenara bırakılan tahta parçası, kiremit ve tuğlaları bir o yana bir bu yana sürükler, yukarıdan patır kütür sesler gelirdi. Rüzgârın şiddetinden elektrik, telefon telleri ıslık çalardı. Böyle durumlarda temizlik işçilerine pek iş kalmazdı. Çünkü şiddetli rüzgâr sokaklarda ne var ne yoksa alıp götürür, adeta süpürürdü.

Çocukluğum bu koşullarda, nereye ne için koştuğumu bilmeden geçti. Bildiğim tek şey vardı , o da çalışkan bir öğrenci olmak ve okulumu sınıfta kalmadan bitirmekti. Önümde uzun bir hayat yolu vardı ve ben hiç durmadan koşuyordum. Ayakkabım ikinci el olsa da…

***


Editör: Deniz İmre

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi