BİYOGRAFİ
Giriş Tarihi : 17-10-2025 20:43   Güncelleme : 09-03-2026 22:54

Attila İlhan - Şiir Denizinde Bir Garip Kaptan / Deniz İmre

Hazırlayan: Deniz İmre -ATTİLA İLHAN / ŞİİR DENİZİNDE BİR GARİP KAPTAN

Attila İlhan - Şiir Denizinde Bir Garip Kaptan / Deniz İmre

ATTİLA İLHAN / ŞİİR DENİZİNDE BİR GARİP KAPTAN

Sabahın serinliği, günün ilk ışıklarının hemen ardından İstanbul’un dar sokaklarını adeta rüzgardan yapılmış elleriyle okşuyordu.

Yollarda insanlar işlerine yetişmenin telaşındayken kalabalık caddelerden birinde de yaşlı ve kasketli bir adam ağır adımlarla yürüyordu. Yürürken de sanki bastonuna değil de anılarına yaslanmışçasına güvende hissediyordu kendini...

Köşedeki sahafın önünde durdu bir an; vitrinde sararmış bir edebiyat dergisi gördü, kapağında da bir erkek şairin yüzünü… 
Kendisiydi…

Önce biraz seyretti kapağı, sonra gözlerini kaçırdı, yürümeye devam etti. “Vay be! Ne de çok zaman geçmiş üzerinden...” diye mırıldandı kendi kendine…

Adımlamayı sürdürdü; hemen az ötedeki dükkandan eski bir müzik sesi yankılandı. Cızırtılı bir plak çalıyordu içeride; sesini çoktan rüzgârın sırtına yük etmiş...
Liseli bir genç kız geçti sonra önünden, elinde bir defterle; yanında da ona gülümseyen uçarı bir delikanlı...

Sonra delikanlının şiir haykıran sesi ulaştı kulağına; elindeki kitaptan dizelerdi bunlar… Oldukça da tanıdık:

“…Ne vakit bir yaşamak düşünsem 
Sus deyip adınla başlıyorum 
İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin 
Hayır başka türlü olmayacak 
Ben sana mecburum bilemezsin…”

İçinde şiirden yapılmış narin bir şeyler kıpırdadı, tebessüm etti kasketli yaşlı adam…
Kendi yazdığı dizeleri duymak elbette hoşuna gitmişti.
Müdavimi olduğu pastanenin kapısını itip içeri girdiğindeyse şehir henüz tam uyanmamıştı.
Elmadağ’daki o pastane; Divan Pastanesi, sabahları hep aynı kokuyla uyanır ve merhaba derdi, yeni doğan her güne: Taze kahve ve biraz da gazete mürekkebi kokusu…


Hep cam kenarındaki o masada oturan yaşlı adam, yarım saati aşkın süredir defterinin üzerine eğilmişti. Gözlüğünün ardından denizi görüyormuş gibi bakardı hep; oysa karşısında yalnızca Elmadağ’ın yorgun bir caddesi uzanıyordu.

Kalemi bazen durur bazen de hızlıca yürürdü, önündeki sayfaların üzerinde. Garsonlar bile alışmıştı ona; kahvesini önüne sessizce bırakır, hemen ayrılırlardı, kimse kendisiyle konuşmak için ona laf atmazdı.

O masada hiç atlamadan, istisnasız her sabah bir şeyler yazılır, bir şeyler unutulurdu.

Kelimeler, geçmişin küllerinden yeniden doğar gibi dökülürdüler defterine.
Yaşlı adam üzerine eğildiği sayfadan doğruldu, koltuğuna yaslandı, kasketini düzeltti, küllükten aldığı sigarasından derin bir nefes daha çekti, sonra dumanı yavaşça salıverdi dudaklarının arasından dışarıya… Tıpkı söylemek istediği ama bir türlü cesaret bulamadığı düşüncelerini özgürlüğüne kavuşturuyormuşcasına üfledi dumanı…

Gözü duvarda asılı saate takıldı.
Sonra da daldı gitti, edebiyatın “mavi” denizinde geçmişe…

Yıllar önceydi…

İzmir Atatürk Lisesi’nde lise öğrencisiydi. Saçları rüzgârda karışan, gözlerinde uzak ülkelerin umudunu taşıyan genç bir çocuk… Sınıfın arka sıralarında, defterinin arasında gizlice aşk mektupları yazar, mektuplarına Nazım Hikmet şiirlerini de eklerdi. Sonra da o mektupları hoşlandığı kıza verirdi.
Vacide’ydi kızın adı… 
Aynı sokakta otururdu; iki-üç ev ötedeydi evleri.
Hemen her gün… Pencerenin açık camından içeri atılacak mektupları beklerdi Vacide, gözlerini mektupların sahibi olan çocuğu göreceği günün umuduna yatırıp…

Bir gün, sivil polisler okulundan aldılar çocuğu… Nazım şiirlerinin yazılı olduğu o mektuplardan biri, polisin eline geçmişti.
Yasaklıydı Nazım… 
Öyleydi ama dudaklara, gönüllere de yasaklı değildi ya…
Suç sayılmıştı şiirler; Nazım’ın kelimeleri suçluydu.
“Memleketi sevmek” o yaşta bile pahalıydı.

1941 Şubat… 16 yaşındaydı daha. Üç hafta gözaltında kaldı. Tutup kolundan, götürdüler hapis damına…
İki ay hapiste yattı. 3 hafta da Manisa Akıl Hastanesi’nde; “Aklını başına devşirsin!” diye…

Küçük bir odada, demir bir masanın karşısında oturuyordu. Üzerindeki okul ceketi hala buruşuktu. Mektuplarında yazdığı birkaç dize yüzünden buradaydı; oysa o, sadece hoşlandığı kıza şiirler yazmıştı.

Şimdi o mektuplar, masanın üzerinde aleyhine birer delil sayılıyordu.
O gün, kelimelerle arasına görünmez bir bağ kuruldu: Ne zaman susturulsa, yazmaya daha da çok sarılacaktı.
Elinde ne kalem vardı, ne kâğıt… Ama kafasının içinde mısralar durmaksızın dolaşıyordu hâlâ.

Sorgu memuru mektup sayfalarını karıştırırken o, gözlerini duvardaki çatlağa dikti. Oradan içeri bir ışık sızıyordu; ince, neredeyse görünmez bir çizgi…
“Bir ağaç gibi tek ve hür…” diye geçirdi içinden, dudaklarını kıpırdatmadan.

Sorgucu anlamadı; anlaması da gerekmiyordu.
Türkiye'nin hiçbir yerinde okuyamayacağına dair bir de belge verilmişti kendisine, o da eğitim hayatına ara vermek zorunda kaldı.

Danıştay kararıyla, ve de hukukçu olan babasının da çabalarıyla 1944 yılında okuma hakkını tekrar kazandı ve İstanbul Işık Lisesi'ne yazıldı liseli çocuk...
Evine hapisten geri döndüğünde annesi ağlıyordu. Babası sessizdi. 
Sessizlik bazen bağırmaktan daha ağırdı belki de.

Yaşlı adamın adı artık saklı değildi.

Kelimelerin gölgesinde büyümüş bir şairdi o… 
O; Attila İlhan’dı.
Yazmak onun için sadece bir duygunun dışavurumu değil,aynı zamanda bir “eylemdi”.

Kalemi de düşüncesinin silahıydı.
Ne zaman bir mısra kursa ardında bir ideoloji, bir kavga, bir kalp çarpıntısı gizlenmiş olurdu.

Edebiyata yalnızca yazmak için değil, yaşamak için girmişti Attila İlhan. Kelimeleri meydanlarda yoğurur; şiirini sokaktan, sinemadan, gazeteden, yani hayatın içinden beslerdi.

Nazım Hikmet’ten aldığı rüzgârı kendi yönüne çevirdi; o rüzgâr artık “Attilâca” esiyordu, bir nevi: 
Hem şehirli… Hem halktan… Hem de başına buyruk…
Aşk bile politikti, onun dizelerinde…

“Ben sana mecburum.” derken bile, bir ülkeye, bir çağa, bir yalnızlığa sesleniyordu aslında.
Paris yıllarında öğrendiği entelektüel isyan, Türkçe’de sokağın sesiyle birleşti.
O yüzden Attilâ İlhan’ın şiiri hem romantik, hem devrimci, hem de mahcup bir tondadır.

Bir tarafı “mavi gözlü bir dev”e bakar diğer tarafıysa İstanbul’un sisli, karanlık kaldırımlarına…

Bir yandan aşk der, öte yandan memleketi düşünürdü.
Bir dizede bir kadının saçlarını, diğerinde bir devrimin gölgesini anlatırdı.
Romanlarında da aynı damar dolaşırdı:
Sokaktaki Adam, Kurtlar Sofrası, Yaraya Tuz Basmak; hepsi yenilmiş ama teslim olmamış insanların hikâyeleridir.
Çünkü o, yenilmeyi değil, yenilginin onurunu severdi.


Yaşlı adam, garsonun seslenmesiyle, gittiği gençlik yıllarından “şimdi”ye; pastaneye geri döndü birden.
Kalemi masaya bıraktı, namıdiğer, “Kaptan”…
Camın ötesinde gün, gri bir matem sessizliğine bürünmüştü.
Bir martı geçti; ardından da birkaç kelime havalandı defterin sayfalarından.
Belki de her sabah yazdığı o şiirler artık kendisini değil, zamanı anlatıyordu.
Yaşlı adam, koltuğundan doğruldu, toparlandı, hesabı ödeyip bastonundan güç alarak yola koyuldu tekrar.
Yolu denize çıkıyordu şiirden adımlarının...

Divan Pastanesi’nde oturan o yaşlı adam artık yok.
Ama her sabah kahve kokusuna karışan dizeler dolaşıyor hâlâ o masaların arasında…

Ve şehir; ve o şehrin sokakları onun sesini duymamış gibi görünse de
her nefesinde kelimesinde hâlâ biraz Attilâ İlhan yaşıyor:
Biraz hüzünle… 
Biraz isyanla… 
Biraz maviyle….

Ve ben diyorum ki…

“bir gemiyse eğer
Türk şiiri,
kaptan köşkünde
Attila İlhan oturur,
o geminin,
şiirden kasketiyle…”

10 Ekim 2005’de İstanbul’da hayata gözlerini yuman Attila İlhan’a saygıyla…

***

 

EditörEditör