AŞURE
- Nasıl geleyim anne? Hafta içi çalışıyorum. Var yok bir tatil günüm var. O da ev işi, çamaşır, temizlik derken bana yetmiyor. Sen de gelmiyorsun diye sitem ediyorsun.
- Özledim kızım sizleri… Faik’i, Fadik’i özledim. Koklamak, sarmak sarmalamak istiyorum.
- Of anne, of… Ben ne diyorum sen ne diyorsun.
- Tamam kızım, tamam.
- Hemen alınganlık yapma, ilk fırsatta geliriz. Şimdi telefonu kapatmak zorundayım. Müsait olunca tekrar ararım.
Biricik kızı kapatmıştı işte telefonu. İçine torunların ateşi düşmüş, yakıp duruyordu.
- Faik, dedesine benziyor. Gözleri, alnı, burnu, gıdığı. Her bir yeri o. Konuşması da “Ya… Ya…” laflaması, ardından "Anlaşıldı mı?" diye pekiştirmesinden ibaret. Fadik, babaannesine çekmiş; huyu, aksiliği… Durduk yerde dünürün günahını alıyorum.
Elindeki telefonu pencereye bıraktı.
- Ev sıktı. Dışa çıkıp hava alayım. Yakında içeri tıkılıp kalacağız. Kış kapıda.
Kapı ardındaki bastonunu alıp dışarı attı kendini. Ortalık güneşe kesmiş, damı aşan güneş ta merdivenlere kadar gelmişti. Bastondan güç ala ala karşı duvar dibindeki divansı tahtadan sekiye ulaşıp oturdu. Üstündeki elma ağacının dalları aşağı doğru meyvelerin ağırlığı ile sarkmıştı. Dalları gözledi.
- Bu sene meyvesi bol. Gelseler toplardık. Şimdi ben nasıl toplarım bu yaşlılıkla. Zebil olacak hepsi.
Elmalar al al kızarmıştı. Her biri kopar da ye diyordu sanki.
- Rahmetliye Çivril’den asker arkadaşı getirmişti fidesini. İki elma; biri kırmızı, diğeri beyaz. Birlikte dikmişlerdi. Her elma yediğimizde rahmetle anardı Sadık’ı. ‘Bir Fatiha okuyalım Hanım.’ derdi.
Erinmez okurlardı. Açtı ellerini her ikisi için okudu. Rahmet diledi.
- Giden gelmiyor, yapayalnız kaldım. Oğlun kızın olsa ne fayda. Herkes kendi derdinde. Oğlan iyiden boşladı. Tarlayı sattırdıktan sonra, yüzünü gören cennetlik. Kız hiç olmazsa telefonla arayıp soruyor.
Oturduğu yerde ruhu yoruldu. Bükülen belinin üstündeki başı ağırlaştı. Bastona çenesini dayadıktan sonra boş gözlerle avluya bakmaya başladı. Ortalıkta koşuşan tavuklar, ayakları dibine uzanan kedisi, uzaktan gelen köpek havlamalarını görmüyor, duymuyordu.
Ayak seslerine irkildi. Başını kaldırıp baktı. Yan evin gelini Fatma’ydı.
- Koca ninem.
- Gel Fatma gel, sen bari gel kızım.
Fatma sesteki sitemi hissetti.
- Hayırdır ninem?
- Hayır kızım hayır, oturuyorum tek başıma.
- Ninem sana aşure getirdim.
- Ne ara yaptın hamarat?
- Canım çekti, sabahtan vurdum ocağa. Sana da nasip olsun.
- İyi yapmışsın, elma da koysaydın içine.
- Sabah sana seslendim. Duyuramadım. Ağacından üç beş tane kopardım. Koydum içine. Elması senden oldu.
- İyi etmişsin iyi.
- Nereye koyam ninem bunu?
- Üşenmezsen mutfaktan iki kaşık kap gel, beraber yiyelim.
Fatma tabağı yanına bırakıp içeri geçti. Kendi evi gibi her bir şeyin yerini biliyordu.
Bir kaşıkla çıktı geldi.
- Hani kendine kaşık?
- Sen ye ninem, afiyetlen.
- Birlikte yeseydik…
- Ben yedim. Ninem elmaların toplanma zamanı geçiyor.
- Geçiyorda kızım, bu kocamış halimle nasıl toplayam? Kıza dedim onlar da gelemiyor.
- Ben Seyfiye’ye diyem, toplayıverelim.
- A benim düşünceli Fatma’m. Rabbim senden razı olsun. Her işime üşenmeden koşuyorsun.
- Elime mi yapışacak ninem?
Kaşıkla aşureden alıp ağzına kattı.
- Hımm… Tadı güzel olmuş, tam kıvamında. Eline sağlık.
- Sen ye ninem, ben gideyim. Sonra gene gelirim. Beğendinse daha getiririm.
- Güzel olmuş, güzel. Sen dağıtcek yerlerin varsa ver. Bu bana yeter.
...
Fatma şalvarını savura savura uzaklaştı. O, arkasından bakakaldı.
İnsanın Fatma gibi bir kızı, bilemedin gelini olmalı, diye kurdu.
Eski yılgın halinden silkinip kurtuldu. Aşure miydi yoksa Fatma mıydı, bilinmez ama kendisine iyi gelmişti. Belki ikisi birlikteydi iyi gelen. Yaşam anlam bulmuştu.
***















































