ARNAVUT KIZI
Sait Faik’e
Derken
üç günlük bir sancıydı
küskün nergislere üflediğim,
yoruldum...
Bir bardak bulut vardı sağ elimde, ince belli;
kandırdım aklımı,
sol elimle boğdum.
Bir Arnavut Kızı,
ille çıplak ayaklı.
acıtmadan girdi kederli bir öyküye,
ellerini getirdi,
koydu bir dizeye
bir kenarda ayakları,
omuzları,
Gözleri;
Sığmıyordu hiç bir şiire.
Üflenmiş bir ruhtum, çamurdan bedenime.
İstesem de kanamıyordum
İlahi sözlere,
Peygamberlere...
O eksik kaburga kemiğime.
Üç günlük bir sancıydı;
İnansam yalanlara,
inansam olmazlara,
kaçacaktım.
koşacaktım, o ademi güzel kadına,
O Havva kızına.
Sokak boştu...
gitmez yazları bekliyordu karıncalar.
evim, ev kokuyordu,
yol aynı yoldu,
bulut yine bardağımda.
Aklımı asıyordum sol elimle, hiç korkmadan.
Güneşi yırtmaktı yaptığım,
Bıktıran haziranlardan.
Dün yok muydu dün?
Ya sevmek bir kadını,
Parmak uçlarına uzanmak yer yataklarında.
Kim bilir kaçıncı uykularıyla
Ayaklarına.
O rüya...
Hangi esirliği deliyordum
Sana şiirli firarlarımda?
Korkaktım, korkardım ama
Demir yoğurmuş davudi pençelerimdi, ellerim.
Uzun sürmüş acıların ensesinden tuttuğumda;
Paslı, kanlı, karanlık...
Bir çocuğun elleriyle tutuyordum oysa;
Diken güzeli gülleri.
Toprağı böyle seviyordum yine.
Derken:
Bir sızı inceldi, kıvrıldı
Aklımın kuytusuna.
Harflerim de benimdi.
Gözlerim yine tek anahtarım.
Kurşun kalemden resimlerim, öyle kırılgan.
Ama yaz geliyordu,
Bir sandalye bulup oturuyordu, o yaşlı adam;
Güneşin önüne bir köşeye,
Pijamaları çizgili,
Yaşlanıyordu baktığı yerler, eskiyordu.
Yaşlı adamın çağı bitiyor,
Ölüm uysal bir kadın gibi geliyordu,
Önce gözlerine,
Bedeninde ince çizgilere
Bir kedi gibi kıvrılıyordu.
Benim olmayan ne varsa;
Onlar yaşıyordu.
Hangi günüydü haftanın?
Salı olmalıydı.
Üç günlük bir sancıydı, doğumu olmaz.
Bilmediğim bir dilde
Hiç duymadığım bir şarkıyı mırıldanmaktı
Galiba, sana âşıklığım.
Bir bulut kandırdı beni.
Belki onun sabahı,
Sana ben yalanlarımı anlatmadan,
Noktalarımı nokta,
Evimi şehir yapmadan;
Kımıldadı güneşin taç yaprakları,
Unutturdu bir sayıyı daha hatırlamadan.
Kaçıncı tekil kişiydin sen,
Kaça bölüyordun en fazla aklını?
Derken;
O kız
Çıktı öyküden,
Bir virgül arası düşsel bir cümleden.
Gül yaprağına soyunmuştu ayakları, bembeyaz.
Çilek kokulu omuzları vardı,
Saçlarını uzatmıyordu,
Bir intihar gibi korkuyordu bundan.
Elleri vardı
Ve daha öpülmemiş şiir gibi parmakları.
Bakıp sevmediği
Buğulu bembeyaz memeleri
Ama
Çıktı Arnavut Kızı öyküden.
Götürdü,
O güzelim gözleri.
Dün yoktu,
Hiç olmuyordu.
Bir esirliğim vardı, şiirli firarlarımda,
Gece rengi rüyalarımda.
Sana değildi...
Sen bir perşembeydin.
Belki en güzeliydin
Perşembelerin.
Ve günlerden salıydı, o gün,
Hatırlanmayacak bir şey de yoktu o sayıda.
Buluta gelince
Ben de istiyordum kanmayı.
O tekil kişi,
Sen değildin,
En fazla kendine bölüyordun aklını.
Bikr-i izale bir mutluluktu benimki,
Baştan beri böyleydi sen bilmedin.
Oysa;
Uzaklarda senin için
Bisiklet rengine boyuyordu kendini.
En güzel rüyalarım;
Şeftali tadıyordu,
Tarçın kokuyordu.
Kendi kendini gerçekleyen kim varsa
Ne varsa kendisiyle gerçeklenen,
Yavaş yavaş döküldükçe bilincimin altına,
Yüzündeki hüzün
Öldürüyordu bir benzerini daha.
Kendine kapanıyordu,
Bir masal daha gençliğe kalıyordu,
Gözlerim bir öykü daha yaşlanıyordu.
Sen mi bulutluyordun, göz sularınla aklımın anason kokularını?
Bin yıllık bir kasidenin en güzel beytine sızıyordun;
Su redifli.
Berceste bir mısra oluyordun,
Yüzlerce yıl sonrasına kalıyordun
Ve her şey kendine kilitlidir,
Anlatılmaz, anlaşılmaz Arnavut Kızı derken;
İnanmıyordun bana,
Sorun yaratmayan mutsuzluklara kaçıyordu herkes,
Bir ben kalıyordum, kâğıt uçağımla...
***




























































