DENEME
Giriş Tarihi : 20-01-2026 15:22   Güncelleme : 20-01-2026 21:23

501 / Neşe Kazan

Yazan: Neşe Kazan -501

501 / Neşe Kazan

501

Dün yine haftalık terapi dozumu almak için gittiğim atölye sonrası atladım efsane 501’e. Bomboş otobüste yer bulma telaşım, onlarca kıyafetin arasından bir tişört seçebilme müşkülpesentliğinden farksızdı.

İlk oturduğum koltuk bir zaman sonra güneşin tehdidi altında kalınca ikincisine, o da rüzgâr almayınca teklisine transfer olana kadar yolun yarısı geçmişti bile.

Tahtıma kurulup şöyle bir hikâye aramaya başladığımda bulamamak, başlıbaşına ayrı bir kifayetsizlik olurdu ki boş koltuk bile bangır bangır bağırıyordu “Beni yaz!” diye.

Her bir durak arası beş dakika bile sürmeyen güzergâhta, sırtlarında çantalarla alımlı sarışın kadınla, kumral bir erkek bindi otobüse. Orta yaştaydılar. Kadın hafif kilosu, uzun lüle saçlarıyla âdeta varlığını haykırıyordu. Adamsa daha ufak tefek, her iki kolunda da gümüş çelik karışımı bilekliklerle tarzını vurguluyordu. “İşte aradığım malzeme” derken sobeledim kendimi. İkisi de havaların soğumasına rağmen ayaklarındaki yıpranmış Adidas sandaletleriyle hâlâ epey yol yapabileceklerini düşündürdü bana.

Kadın boş koltuğa yerleşirken, bozuk yolların ne yana yatıracağı belli olmayan sarsıntısına ayak uydurmak için çabalayan adam, şoföre para verme telaşına düştü. Otobüslere kamera yerleştirildikten sonra, paranın değersiz olduğunu anlatmaya çalışan şoför, çatır çatır Türkçesiyle konuştukça adamın gözleri fal taşı gibi açılıyordu.

Hani biraz ara verse belki derdini anlatacaktı.  “Otobüslerde para geçmiyor, kart lazım. Hani şimdi söyleyemezsin de birisi senin yerine kartını bassın.“ diyen şoför, kırmızı ışıkta görme alanımdan çıktı. Tekrar koltuğuna yaslandıktan sonra elindeki kartı adama uzatıp “65 tl.” dedi. Turist anlamayınca, telefondaki hesap makinesini açıp, yazdırmayı denedi.

Anlaştılar nihayetinde. Gelgelelim adamın derdi bitmiyordu ki. Bu kez “biç” demeye başladı. İkili diyalogda şoför “Darıca mı, Bayramoğlu mu?”derken başroldeydi. Birkaç kez sorsa da yanıt alamadı. Otobüste kimse müdahale edemiyordu çünkü anlaşılmayan bir dil konuşuyorlardı. Bense içime içime “Hadi teknolojiyi kullanmaya devam edin. Elindeki telefonda çeviri yapabilirsin” diye totem yapsam da tutturamıyordum.

Bu “biç” kelimesi defalarca söylendi. Turistin plaja gitmek istediğini kimse söylemedi, ben dahil. En sonunda muhabbetten sıkılan şoför, “Ben seni Bayramoğlu’na bir atayım da sen oradan nereye istersen git” derken adama oturması için koltuğu işaret ediyordu.

Zavallım yanındaki kadınla muhabbete daldığında kendini güvende hissetmeye başlamıştı bile. Dudaklarına gülümseme yayılırken, yabancı bir ülkede yardım istemeden kendi işini halletmenin gururunu yaşıyor gibiydi.

Şeytan dürtüp durdu epey bir zaman “Yardımcı ol!” diye. Neredeyse ineceğim durağa gelmiştik. O yüzden şeytana uymadım. Usulca tekli koltuğumdan kalkıp arka tarafa doğru yürürken son kez arkama baktım. İkili mutlu mesut sohbet ediyordu.

Şoför onları nerede indirirse indirsin bir şekilde yollarını bulacaklardı. Ya biz? Aynı dili konuştuğumuz hâlde birbirimizi ne kadar anlıyorduk? Aslında doğru soru bu değil. Doğrusu “Biz birbirimizi anlamak istiyor muyduk?”

***


Editör: Nüzhet Ünlüer

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi