ANI
Giriş Tarihi : 04-12-2023 16:31   Güncelleme : 04-12-2023 16:46

Yarım Ekmek Kokoreç / Cumali Balıkçıoğlu

Yazan: Cumali Balıkçıoğlu -YARIM EKMEK KOKOREÇ

Yarım Ekmek Kokoreç / Cumali Balıkçıoğlu

YARIM EKMEK KOKOREÇ

Mevsim sonbahar, hava soğuk ve yağmur yağıyordu İstanbul'a. Üstümde, Gergerli terzi Şehmuz’un diktiği çiçek desenli gömlek, ayağımda, bakkal Ömer Şişko’dan aldığım Ziletepe lastik ayakkabı…

Mahmutpaşa'dan Sultanahmet'e giderken Zahide Han'ın kapısında, kahverengi koli kâğıdına berbat bir el yazısıyla yazılmış bir iş ilanına takılıyor gözlerim.

"Bayan manto’da çalışacak vasıfsız elaman aranıyor."

Hızlı adımlarla bir nefeste çıkıyorum üçüncü kata.
Konfeksiyon dediysem, üç dört makineli bir atölye…
Getir götür işleri, bakkaldan sigara, en çok da Nurullah ustanın misafirleri geldiğinde, çay ocağından kahve gazoz getirme işi. Akşam olunca, bir de dükkânı süpürdüm mü; işlem tamamdır…

Adı üstünde vasıfsız eleman, diğer adıyla “çırak” yani. Bugünkü gibi, SSK, servis, yemek, artı maaş yok. Hafta sonu patron ne verdiyse, Allah bin bereket versin.

Kastamonulu Türkan abla, bazen zor siparişler vermese, her şey çok daha güzel olacak. Mesela, bir gün öğlen yemeği için; “yarım ekmek kokoreç” istedi. Daha hanın merdivenlerinden inerken aklımdan gitti; “yarım ekmek kokoreç"

Mahmutpaşa Camisi’nden, İstanbul Lisesi’ne doğru gittim geldim. Sipariş edilen o acayip şey, belki hatırıma düşer diye, telaşlı sahnelerdeki Şener Şen gibi…

O yana döndüm olmadı, bu yana döndüm olmadı velhasıl… Bir kez unuttum ya, bir daha aklıma gelmedi; "yarım ekmek kokoreç"

Sonra bütün cesaretimi toplayarak çıktım yukarı, mahçup bir ses tonuyla; "Abla, o istediğin şey hiç bir yerde yok” dedim.

Bir şey sormasın diye, hemen ardından; “Lahmacun getirsem olmaz mı?” dedim.

Türkan abla, her zamanki gibi gülümseyen yüzüyle; “Seni mi kıracağız ince Cumali? Haydi, git getir lahmacun olsun” dedi.

Dedim ya, üstümde Gergerli terzi Şehmuz'un diktiği çiçek desenli gömlek, ayağımda bakkal Ömer Şişko’dan aldığım Ziletepe lastik ayakkabı, şehrin görüntüsünü fena bozuyoruz biliyorum, ama yapacak bir şey yok, gurbet hali, yokluk yoksulluk, neylersin...

İçimden; “Bir iki ay daha idare et ne olursun İstanbul, şimdiye kadar kimseyi mahcup etmedim, seni de etmem göreceksin bak" dedim.

Ülkenin en çalkantılı yılları, her alanda darbecilerin ayak sesleri geliyor. Özel sektörün önü kapalı, çoğu ürünü tek elden Sümerbank, Tekel gibi devlet fabrikaları üretiyor.

Övünmek gibi olmasın, köyden daha yeni gelmişim “kokoreç” meselesini saymasak, yalan-dolan, hile-hurda semtime uğramamış daha.

Üstelik yaşıtlarıma göre, çevresine bir gömlek daha saygılıyım. Biraz da bu yüzden, Allah'ın izni, Pütürgeli Bedri ustanın yardımıyla, iki ay sonra düz makinede iç astar dikmeye başladığım gün, Cağaloğlu’na sığmıyorum artık.

Bab-ı Ali’den Sirkeci'ye inerken, uzaya çıkmış astronot havasında yürürken, Sarayburnu’nda denizin karşı kıyısındaki Üsküdar'ın beni kıskandığını sanıyorum…

Masuraya iplik sarar gibi, yıllar çok çabuk geçti.

Öncekiler gibi, ben de aldandım. Kiradan kendi dairene, belediye otobüsünden özel arabana geçince, dünya derdi sıfırlanacak sanırdım.

“Yoksulluk gidince, olumsuz olan her şey gidecek, güzel olan ne varsa geri gelecek” diyordum.

Meğerse mutluluğu, biraz da zenginlik öldürüyormuş.

Velhasıl anladım ki, hayatı güzelleştiren; mevki makam, saraylar hanlar değil, insan yüreğindeki o bakir boşluğu dolduran küçük hayal ve heyecanlarmış.

Biliyorum, sizin de, böyle insanı gülümseten küçük ve heyecanlı yaşanmış hikâyeleriniz vardır.

Editör: Dilek Tuna Memişoğlu 

 

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi