ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 21-06-2024 19:53

Ümit / Azra Cemile Ozanlı

Yazan: Azra Cemile Ozanlı -ÜMİT

Ümit / Azra Cemile Ozanlı

ÜMİT

Uzatmamak lazım. Hele ki elimizdeki şey, bir zeytin dalı değilse.

Yaklaşın size anlatacak bir hikayem var. Fakat bu hikâyede ne zengin bir kadın ne fakir bir erkek var. Ne kötü kalpli bir katil ne de iyiyi arayan bir polis. Bu hikâyede yalnızca uzatılmış bir zeytin dalı var. Tutanının olup olmayacağı belirsiz bir zeytin dalı. 

“Bir sabah uyandı genç kadın” diye başlamak istedi, yazdığı romanına. Fakat içinden ne uyanmak geliyordu ne de kahramanı uyandırmak.  “Bir sabah uyanmayıverdi genç kadın” diye başladı.

Elleri yatağın kenarından sarkmış, nabzı atmayan bir kadın. İçeriden kesilen sesler garip hissettirdi adama. Elindeki sigarayı söndürüp ayağa kalktı. Girdi balkon kapısından içeriye. Yatağının üzerinde yatan Vera’yı gördü. Birkaç saat önce bağıra çağıra kavga ettiği o değilmiş gibi aşkla baktı sevgilisine. Üzerinde ince ve rengi solmuş siyah pijamaları, yatağın içinde dağılmış uzun kahverengi saçları ve o yataktan sarkan bileği. Evet, yataktan aşağı sarkan ve içerisinde artık kanın dolaşmayı bıraktığı o bileği. Agah umutla baktı eşine. Öyle gözüne öyle güzel ve muazzam görünüyordu ki bu haliyle…

Sessizce yatak odasından çıkıp alt kata indi. Ceketini ve cüzdanını alıp sokak başındaki çiçekçiye gitti. Eline aldığı papatyalarla eve girdikten sonra çiçekleri yatakta uzanan karısının etrafına serpiştirdi.

“Vera? Özür dilerim çiçeğim kalk da etrafındaki çiçekler kendilerinden daha güzel gözlerinle tanışsınlar. Vera?”

“Ver-”

Yanıt gelmedi. Birkaç adım daha attığında tam olarak yatağın önünde duruyordu. Dizlerinin üzerine çöktü ve ellerini Vera’nın saçlarında gezdirdi. Yüzünü sevdi ve ellerini tuttu.

Etrafındaki çiçekleri daha özenli dağıtıp sevgilisinin saçlarını yatağın içindeki çiçeklerin arasına güzelce karıştırdı. Masanın üzerinde duran fotoğraf makinesini aldı sonra eline. Kadın öyle estetik duruyordu ki, her seferinde bir kare çekerken bu sefer iki kare çekmişti. Makineyi tekrar aldığı yere özenle koyduktan sonra aralıklı duran çekmeceyi açtı. İçindeki fotoğraflar her seferinde aynı şekilde durmaları gerekirken Vera oynadı diye dağılmışlardı. İçli içli baktı fotoğraflara. İçindeki hasreti anlatacak bir şiir ararken gözleri fotoğrafların arkasındaki yazılara kaydı.

İlkinde şöyle yazıyordu; “...ve sen cancağızım, gözlerinin yeşilliğinde bana bir ormanı çok gördün.”

Diğerinde ise daha manidardı yazan; “...ve benim ihtiyacım olan şey senin aşkındı beyazım. Dostluğun değil.”

Bir diğer notta ise kıpkırmızı bir mürekkeple şöyle yazılmıştı; “Benim sana duyduğum beğeni kalbine yetmiyor muydu?”

Şule, ilk kız arkadaşıydı. Gözlerinden ışık saçardı. Onun yeşil gözlerine baktıkça içinde bir şeylerin yeşerdiğini hissederdi. O olmadan yaşayabilmek aklının ucundan geçmezdi.

Fotoğrafa baktı uzun uzun. Şule, bu evin balkonunda duvara dayanmış şekilde duruyordu. Gözleri kapalıydı. Üzerinde saten bir gecelik vardı. “Muazzam görünüyor” diye geçirerek içinden diğer fotoğrafı aldı elleri arasına.

Emine, adı gibi saf ve temiz bir kızdı. Şule öldükten sonra Emine, Agah’a çok destek olmuştu. Hatta bir süre sonra evde ona yemek hazırlayıp temizliğini halleder ve hayatını düzene sokar olmuştu. Bu fotoğrafta da zaten mutfak masasına koymuştu kafasını. Bütün gün işlere koşturmaktan yorulmuş kafasını masaya koymuş bekliyordu Agah’ın alt kata gelmesini.

Bir sonraki fotoğrafta Özge vardı. Koridordaki ayna kırılmıştı. O da o sırada yere düşmüştü. Aynanın dibine kıvrılmış, yerde uzanıyordu. Kısacık saçlarının arasında aynanın parçaları vardı bu fotoğrafta da. Fotoğrafların yanına bir de Vera’ya ait olanı koydu. Her şeyin simetrik ve yerli yerinde olduğu masada dağınık şekilde duran bu üç fotoğrafın yanına, bir de güzeller güzeli eşininkini koydu.

“En güzel eserlerim“ diye geçirdi içinden Agah. En güzel eserlerim. Öldürmüştü. Hepsini aslında kendi elleriyle öldürmüştü.

Cenazesinde hıçkıra hıçkıra ağladığı Şule’yi o fotoğraftaki baygın halinden sonra o itmişti balkondan aşağı. Ah zavallıcık!

Emine öyle üzülmüştü ki genç adamın feryadına, sadece arkadaş olmak istemişti onunla. Sonra bir mutfak ışığının altında zehirlenmiş, yatıyorken buldu kendini. İçmemek için direndiği bir bardak çay katili olmuştu. Bir fotoğraf da onun hediyesi olmuştu.

Sonra Özge geldi gözlerinin önüne. Kafasından tutup aynaya yapıştırdığı Özge. Fotoğrafta saçlarındaki cam parçalarının daha dibe battığı ve siyah saçlarının yerini kan kızılının aldığı Özge. Fotoğraflara bakarken bütün olan biteni anımsadı.

Bunu tekrar yapmış olmanın vicdan azabı yeşerirken iliklerinde birkaç saat önce neşeyle şarkılar söyleyen Vera’yı hatırladı. Sesini dört saat geçmeden unuttuğu eşinin yanında yatan bedenine bakıp iç geçirdi.

Fotoğrafları çekmecesine geri koyduktan sonra kalktı ve yatağa yattı. Eşinin cansız bedenini kollarıyla sarmalarken saçları karışıverdi gözlerine.

**4 SAAT ÖNCE**

“Son arzun nedir diye gelip de bana sorsalar gözlerime bakıp da her şeyi anlasalar.”

Vera elinde tarağıyla bir yandan şarkılar mırıldanıp bir yandan saçlarını tarıyordu. O sırada içeriden Agah girdi ve karısının ellerinden tutup odanın içerisinde onunla dans etmeye başladı. Şarkıya eşlik ediyor ve hatta bazen mikrofon yaptıkları tarağı alıp bağıra bağıra daha fazla söylüyordu. Sesi Vera’nın sesinden bile çok çıkıyordu. Enerjileri azalıp her ikisi de yatağa oturduklarında cebindeki paketten bir sigara çıkardı Agah. Hoşnutsuz bir ifadeyle süzdü Vera onu. Agah gülümseyerek sigarasını da alıp balkona çıktığı sırada Vera da çalışma masasına oturup şarkılar söylemeye devam etti. Tam da o sırada eli çekmeceye gitti. Eşinin hep kilitli olan çekmecesi bu kez açık kalmıştı. Vera çekmeceyi açıp içindeki uyuyan -en azından kendisinin uyduklarını sandığı- kadın fotoğraflarını görünce donakaldı. Fotoğrafları incelemeye başladığı sırada balkon kapısından onu seyreden eşinin sesini duydu.

“Eşyalarımı karıştırmak gibi bir huyun olduğunu bilmiyordum. Kapat o çekmeceyi.”

Vera anlamsız bir ifadeyle yüzüne baktı. Sonra tekrar eli çekmecede duran fotoğraflara gitti. Agah’ın boynundaki damarlar belirginleşiyor ve göz bebekleri yavaş yavaş kızarmaya başlıyordu. Bunu fark ettikten sonra Vera korkuyla yerinden kalkıp eşine yaklaştı. Adımları küçük ve ürkekti. Ellerini eşinin kollarına götürüp fotoğraftakilerin kim olduklarını sormaya yeltendiği sırada, daha elleri ona değmeden, Agah Vera’yı bileklerinden tutup yatağa fırlatmıştı bile.

“Benim eşyalarımı karıştırmak gibi bir huyun olduğunu bilmiyordum.”  dedi tekrar fakat her iki ses tonunda hatta her iki adam arasında öyle büyük farklar vardı ki Vera, ona karşı yalnızca afallayan bir ifadeyle ve içindeki korkuyu gizlemekten epey yoksun şekilde kekeleyebildi. Bu tepkileri, bu tavırları, bu sesi ve hatta bu görüntüyü tanıyamadığını hissetti. Çekmecede gördüğü kadın fotoğraflarının onu yeterince hayal kırıklığına uğrattığını sanıyordu. O fotoğrafların neden çekildiğini öğrenemeden ancak o fotoğraflardakilerin kaderini yaşayarak aralarındaki yerini alana dek. Boğazından bir hıçkırık koptuğu sırada içinden de bir şeyler kopuyordu. Kendinde bulduğu ilk güçle tek yanlış soruyu sordu. Aklına neden demek değil de kim demek gelmişti.

“Bu…”

“Bu fotoğraflardakiler kim?”

Ölmeden önce ağzından dökülebilen tek şey o olmuştu. Yıllarca ona hesap sorup yaptığı, yediği, giydiği hatta sevdiği her şeyi ona sormak zorunda olduğu adama sorduğu ilk haklı sorusuyla son nefesini verdi genç kadın. Cümlesini bitirdikten sonra üzerinde hissettiği ağırlık onun celladıydı. Agah yatağın kenarında duran yastığı ellerinin arasına aldı ve eğildi genç kadının üzerine. Yüzü daha sert, gözleri daha kırmızı ama yaşlı ve bütün hırsını dişlerinden çıkarmak ister gibi çenesi sıkı. Genç kadın hala korkuyla ona bakarken yalnız “Hayır!” dercesine sallayabiliyordu başını. Yüzünü kapatan yastık onu bile yapamayacak hale getirirken çırpına çırpına can verdi oracıkta. Çırpınışları arasında duyduğu tek bir şey vardı; “Son arzun nedir diye gelip de bana sorsalar…”

Zaman geçti bileği düştü yatağın kenarına. Kesildi sesi ve durdu nabzı. Yastığı yüzünden çeken Agah bir öpücük kondurdu eşinin burnunun ucuna ve içeriye çakmak almaya geldiğini hatırlayarak aldı çakmağını, çıktı balkona. Evet, hastalıklıydı bu adam. Hayatına giren her kadını hata sandığı her hareketlerinde ya fiziksel olarak öldürüyor ya da hislerini katlediyordu. Sonra onların acılarını çekiyor anılarını biriktiriyordu. İşin en trajikomik yanlarından biri ise şuydu: Hayatına girenler gibi girmeyen kadınlara da sırf girmedikleri ya da çıkmak istedikleri için aynı eziyeti yaşatıyordu.

Yazdığı son satırdan sonra kalktı romanının başından. Hep umudu yazardı o. Gördüğü her insana zeytin dalı uzatır her dertliyi dinlerdi. Şule’yi dinleyemedi. Emine’yi, Özge’yi. Duyamadı. Zeytin dalı uzatıp söndüremedi yanan alevleri. Bir zeytin dalı birleştiremedi boynuyla gövdesini. Umut çok şey yapar hayatta. Hatta hayatın damarlarında gezen kandır umut.

Şimdi bütün yazdıklarını silebilirdi yahut her şeye Agah’ın Vera’yı kaybetmekten korktuğu için gördüğü bir kâbus diyebilirdi. Birkaç sayfa yazısından sildiği Agah hangi gerçek hikayeyi sustururdu ki?

Silse şimdi yazdıklarını hangi Şule nefes alır yeniden?

Hangi Özge gider okuluna?

Hangi Emine yapar yemeğini?

Hangi kadın en mutlu haliyle yiyebilir ana haber bülteni açıkken masada duran tuzsuz yemeğini?

Hangi zeytin dalı yazarın buradan silebileceklerini maziden de atiden de silebilir?

Ümidim o dur ki, devam etmez.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi