92b;">TOPRAK İNSAN YÜREK - YAŞAR KEMAL
1987 yılının güneşli bir mayıs gününde, Fransa’da, Cannes’da, Cafe Bleu’da birkaç arkadaş sohbet etmektedir. Cannes Film Festivali için davetli listesinde adları vardır bu genç adamların… Kafenin deniz tarafındaki bahçesinde bulunan masalardan birinde oturmakta ve kahvelerini içerken muhabbetlerine denizden efil efil esen meltemi de konuk etmektedirler kafadarlar.
Sohbetin en tatlı yerinde, üzerinde hırpani kıyafetiyle bir Fransız berduşu yanaşır masalarına; para beklemektedir elbette. Genç adamlardan birisi cebinden çıkardığı yirmi frankı uzatır adama.
Masanın en yerinde duramayan, muzip üyesi Vecdi, parayı veren arkadaşını işaret ederek berduşa sorar:
— Sana parayı veren kim, tanıyor musun bu mösyöyü?
— Yo, tanımıyorum; kimmiş?
— Kemal Sadık Gökçeli…
Masadakiler, soru soran arkadaşlarına “ne saçma, nereden çıktı şimdi bu soru, nereden bilsin ki sokakta yatıp kalkan adam?” der gibi bakarlarken adam 5-10 saniyelik sallanma sonrası gözlerini kısıp bahsedilen adama bakar ve sonra konuşur:
— Oooo… Memet le bandit?
Masadakiler şoktadır. Berduş diye burun kıvırdıkları,”Canım nereden tanısın ki?” diyerek küçümsedikleri adamın, arkadaşlarını tanımasına nasıl şaşırmasınlardı ki?
Berduşun “Memet le bandit” yani haydut Memet dediği; aslında Fransa’da “Memet Le Mince” adıyla basılan “İnce Memed” romanının baş kahramanı Memed’dir. Yirmi frankı uzatan adam da hani şu ismi “Kemal Sadık Gökçeli” olan yani; bildiğimiz, edebiyatımızın büyük “usta”sı Yaşar Kemal’den başkası değildir. Ona kafede eşlik edenler de can arkadaşları Zülfü Livaneli, Atilla Dorsay ve Vecdi Sayar’dır.
Muradiye-Van’dan Adana’ya, tüm sevdiklerini geride bırakarak çalışmaya gelen bir ailenin çocuğudur Kemal Sadık Gökçeli ya da herkesçe bilinen adıyla Yaşar Kemal… Yol boyu süren sefalet ve perişanlık… Büyükanne Hırde Hatun ise oğlu Sadık’ın sırtındadır hep… Yolda, çalılar arasında gördükleri kimsesiz, gariban Yusuf’u da yanlarına katıp uzun yolu aşmaya koyulurlar, günlerce. O Yusuf ki kendisini evlatlık alan Sadık Bey’in sonraları eceli olacak; Yaşar Kemal’i babasız koyacak olan Yusuf’tur.
Adana-Kadirli’ye bağlı Hemite köyüne yerleşir aile. Düzenlerini kurar, yeni yurtlarında yaşamaya başlarlar.
Kemal 3,5 yaşındadır; halasının eşinin kurban kesişini izlerken kayan bıçak gözüne saplanıp Kemal’in sağ gözünü yitirmesine sebep olur. Hemen, daha bir yıl geçmeden bu kez de evlatlık alınan Yusuf, camide küçük Kemal’in gözleri önünde babası Sadık Bey’i sebepsiz bıçaklayarak öldürür. Korkudan gözleri büyüyen Kemal, günlerce sabahlara değin ağlar. Anasına “Yüreğim ağrıyor ana!” diyen Küçük Kemal için artık 12 yaşına dek sürecek suskun ve kekeme günleri başlayacaktır. Artık körlüğünün üstüne, sadece türkü söyleyince çözülebilen bir kekemelik de eklenmiştir.
Anası Nigar Hanım, yıllarca ölen eşinin intikamını oğlu Kemal alsın diye umutla beklerken o intikam başka bir akrabaları tarafından alınır. Ama anası intikamı Kemal’in aldığına o kadar inandırmıştır ki kendisini; akrabaları Osman’ın, “Kemal içeri girmesin diye” cinayeti üstüne aldığını tüm komşulara ve köylülere yayar.
İşte böylesine kasvetli bir iklimde geçen bu yıllar, Yaşar Kemal’in yazacağı romanlarının mayasını, harcını oluşturacaktır ileride. Ve yaşadığı bu acılar onu dünyanın en büyük “modern destancısı” yapacak, dünya edebiyatı Homeros’tan sonra ikinci büyük anlatıcısını kazanacaktır.
Yaşar Kemal bir söyleşisinde, “Ben küçükken, babam bana hep Van’dan Çukurova’ya göç macerasını anlatırdı. Derdi ki: ‘Oğlum yol buyunca hep kimsesiz çocuk sürülerini gördük.’ Bu cümle hayatım boyunca kafamın içinde çınlayıp durdu. Kimsecik Üçlemesi’ni yazmaya oturduğumda, kafamda bu cümle vardı. Ve bu cümleden 3 cilt roman çıkardım.” der.
Bir cümleden 3 ciltlik roman yazan Büyük Usta’nın, “yazıyı” hayatında ilk kez bir çerçinin borç çetelesine, veresiye defterine bir şeyler karaladığında gördüğünü söylesem ne derdiniz?
Büyük ressam Abidin Dino, bakın Yaşar Kemal’le tanışması üzerine neler demiş 1979’da, Milliyet Sanat Dergisi’nde: “Gözümüzün önünde, bir deri bir kemik, köylü delikanlının biri… Adı Kemal Sadık Göğceli… Hemite Köyü’nden gelmedir. Dağ bayır dinlemez, köyünden, dağ köylerinden, obalardan, ovalardan, kasabalardan ikide bir de kopup gelir Adana’ya, çöker önümüze. Ağıtlar, türküler, destanlar serer; buruşuk sarı kâğıtlar üzerine yazılmış… Her getirdiği söz yumağı, akıllara durgunlukta… Dehşet acı, dehşet güzel.”
Adana Kütüphanesi’nde çalışırken tüm dünya klasiklerini adeta hatmeden Yaşar Kemal, aşıklık, arzuhalcilik, havagazı şirketinde sayaç okumacılığı gibi işlerle uğraşmış; Orhan Kemal’le kamyonet arkasında zerzevatçılık yapma planları, Orhan Kemal’in biriktirdikleri parayı harcaması üzerine suya düşmüştür.
Âşıklık demişken… Yaşar Kemal Adana’da âşıklık yaptığı günlerden bahsederken kendisine civarda “Âşık Kemal” dendiğini, Karacaoğlan gibi türküler söylediğini ve hatta derlediği bir türkünün ise Orhan Veli tarafından yayınlandığını anlatır:
“Akşam olur mapushane kitlenir
Kimi kâğıt oynar kimi bitlenir
Kiminin temyizden evrakı gelir
Düştüm bir ormana yol belli değil
Yatarım yatarım gün belli değil.”
1951 yılında Gülhane Parkı’nda,Topkapı Sarayı yakınlarında bir ulu çınarın gölgesinde günlerce evsiz hayatı da yaşayan edebiyatımızın “ulu çınar”ı, sonunda Cumhuriyet’te çalışmaya başlar. Ardından 1953’te ilk eşi Thilda ile evlenen Yaşar Kemal, edebiyatımızın şaheserlerinden İnce Memed’i Cumhuriyet’te yayınlar. Eşinin ve Nazım Hikmet’in de desteğiyle kırktan fazla dile çevrilen eser, büyük yankı getirir. Yaşar Kemal pek çok kez Nobel’e aday olmasına rağmen ödülü hiç kazanamaz.
Eserlerinde sade ve akıcı bir üslup kullanmayı tercih eden büyük üstat Yaşar Kemal, Türk edebiyatının en önemli yazarlarından biridir ve özellikle halk edebiyatı ile modern romanı harmanlayarak kendine özgü bir dil yaratmıştır. Eserlerinde, Anadolu'nun köy yaşamını, halkının mücadelelerini ve doğayla olan ilişkilerini derinlemesine işler. Anlatımında büyülü bir gerçekçilik vardır; insanın doğayla, toplumla ve kendi iç dünyasıyla olan çatışmalarını epik bir üslupla sunar. Kemal'in eserlerinde özgürlük, adalet, eşitlik gibi evrensel temalar öne çıkar, aynı zamanda toplumsal sorunları ve halkın sesini duyurmaya çalışır.
İnce Memed’in zalim toprak ağası Abdi Ağa’ya karşı verdiği mücadele, sadece bir kişisel hesaplaşma değil, aynı zamanda halkın özgürlük ve eşitlik mücadelesinin sembolüdür. Aynı şekilde “Yer Demir Gök Bakır” gibi romanlarında da benzer şekilde, toplumun alt sınıflarını, köylülerin zorluklarını, köy yaşamının doğayla birleşen acılarını derinlemesine işler. Bu romanlarda, halkın gücüne, doğanın yıkıcılığına ve insanın direncine dair çarpıcı betimlemeler bulunur. Kemal, köy yaşamının zorlukları karşısında halkın gösterdiği direnişi çok etkileyici bir şekilde aktarır. Doğa tasvirleri ve betimlemeleri de onun edebi gücünü yansıtır, insanı ve doğayı derin bir sevgiyle anlatır. Kemal’in, İnce Memed’in de aralarında bulunduğu dokuz eseri beyazperdeye de aktarılır ve birçok romanı tiyatroya uyarlanır. Kitaplarında Anadolu’nun efsane ve masallarından da yararlanan Kemal, 1970’ten sonra yazdığı romanlarında ise şehir insanının hayatını ele alır.
71 yıllık edebiyat hayatına 26 roman, 11 deneme, 9 röportaj ve 2 öykü sığdıran Yaşar Kemal’i “usta” yapan, belki de yaşadığı o fırtınalı çocukluğu ve yokluk içinde geçen gençliğidir.
“İnsan düşleri öldüğü gün ölür” diyen Yaşar Kemal’in düşleri, sayısı 60’ı geçen yapıtlarında ve hakkında yazılan 50’den fazla kitapta yaşamaya devam ediyor; eserleri ve yüreğinin sesi içimizi ısıtıyor. Ne demişti o: “İnsan, evrende gövdesi kadar değil, yüreği kadar yer kaplar.”
“Bir bahçede hep aynı çiçekten olursa o bahçe güzel olmaz. Sen, ben, o varız diye güzel bu bahçe. Koparma farklı çiçekleri, kalsın renkleriyle, kokularıyla…” derdi Usta. O, bu bahçenin tam ortasında koca bir çınar ağacıydı: O ağacın gölgesindeki bütün halklar kardeşten de öteydi. O yüzden ortak değeriydi tüm insanlığın… Ve o çınar ağacı; “O güzel adam, o güzel ata binip gitti” 28 Şubat 2015 günü…
Büyük Usta’nın anısının önünde saygıyla eğilirken yüzümüze tebessüm konduran şu hoş anıyla bitirelim sözlerimizi madem:
Bir gün, İstiklal Caddesi’nde Yaşar Kemal’le Âşık Veysel kol kola girmiş yürürler. Muhtemelen türkü söylüyorlar birbirlerine, Tünel’e yakın bir yerde Sait Faik çıkar karşılarına. Sait Faik onları böyle kol kola girmiş yürürken görünce, başlar yüksek sesle gülmeye, Yaşar Kemal bir türlü susturamaz onu: “Ne gülüyorsun ulan, ne var bu kadar gülecek?” Sait Faik gülmesine zorla hâkim olur ve der ki: “Yahu çok komiksiniz, iki kişisiniz; tek gözle yürüyorsunuz.”
Sevgiyle…













































