TED HUDGES (ÇEV. RECEP NAS) LUPERCELİA
I.
Pek düşkündü köpek, cahil yaşamına
Kırıntılarla geçinmeye, hırsızlık etmeye
Boş bir gururun kargaşasıydı başıbozuk soyu
Ait değildi kimseye, ama bakmadan yoksulluğuna
Pek mahirdi paylaşmakta her şeyini bir yosmayla.
Pire yeniği kulakları ve küçümen taş gözleri vardı
Ve çöp yakma fırını gibi bir ağzı.
İnsanoğlunun akılcıl tarzını taşırdı
Dişleri arasında. Yumup gözlerini
Sırıtarak ağız dolusu ölümü kabullenirdi
II.
Ölüm dokunduğundan beri elini bu kadına: hayatta kalan
Bir kısırlıktır kendisi: katlanır her şeye; mükemmeldir
Ama fırlatılmıştır yaşayanların çarkından,
Öldürülmüştür geçmiş onun içinde, koparılmıştır gelecek ondan.
Umursamazca yatar ölüler toprak altında.
Belki de yaşayanlar onlardan çok az şey öğreniyordur—
Saç ve kemik bilgeliği, bir tür
Yıpranmış bir büyücülük aksesuarı
Mesellerin. Çıra gibi yansın artık vahşinin can evi:
O eski kıvılcım, kandan sıçrayan—
Soyup soğana çevirse de gerçekten
Ölümün dokunuşu değil sıcağı cezbetsin yatağını.
III.
Dolu şarap tulumları gibi yuvarlak karınlarıyla
Keçiler, siyah, melek değiller ama— deriler
Leş kemiklerinin altında salınıp durur.
Yine de ne ruhsuz bir ışık bu
Ne de dağdan gelen cılız bir ışık—
Gözlerinin altın cevheri.
Kurumuş toynakların gıcırtısı, sert patırtıları,
Meşe yaprakları arasında esen rüzgâr ve eğik
Boynuzları, tepinmeleri ve anide şahlanan bakışları
Ürkütür kadınları. Sarmaşığın ruhu
Kokusu keçinin, silsile hâlinde uzanan
Ey dağ, dinleyicisi yaşananların.
IV.
Güneşin yakıp kavurduğu kumlar üzerinde
Güçlülerin gümbür gümbür ayak sesleri
Pirinç parlaklığında yağlı gövdeleri
Bir toz bulutu içinde. Tıka basa dolu yeryüzü,
Meneviş mavisi gökyüzüne uzanan
Kupkuru kızılı. Takındıkları tavırları—
Uğraş didin savrulan bıçakların bir kanıt savı;
Hiçbir ölümlü bozamaz onların duruşlarını
Kanla ıslanmış olsa da: kutsadı köpek onların
Öfkesini. Ellerindeki keçi derisinden
Yepyeni kırbaçlarla geçip giderler hoplaya zıplaya
Ve bile isteye savrulan kamçılar bir çırpıda
Çevirir onu bir yarışçı figürüne. Yaratıcısı dünyanın
Bir çağdan öbürüne koşturur insanoğlunun
Sarhoş hayaletini, direnirken gövdesi
Ve dokunurken bu donmuş olana.
Ted Hughes’un Lupercelia adlı şiirinin derin felsefi ve sanatsal anlamlarını incelemek, dilin, ölümün, yaşamın, doğanın ve varoluşun yoğun imgeleriyle örülmüş bu metnin derinliklerine inmeyi gerektirir. Hughes’un şiirlerinde sıklıkla karşımıza çıkan, insanın ve doğanın birbirine paralel varoluşsal mücadeleleri ve vahşilik, Lupercelia’da özellikle ön plana çıkmaktadır. Şiir, bir yandan doğanın acımasız gerçekliğini tasvir ederken, bir yandan da insanın varoluşsal bir boşluk içindeki yeriyle yüzleşmesini simgeliyor.
Şiirin Felsefi Temelleri:
Lupercelia’da, ölümün yalnızca bir son değil, bir dönüşüm ve varoluşsal bir gerçeklik olduğu vurgulanmaktadır. Hughes, şiir boyunca insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi bir tür "insan dışı" bakış açısıyla inceler. Bu bakış açısı, insanın kendisini tüm evrenin merkezine koyma eğiliminden, dünyayı sadece egemenlik altına alacak bir alan olarak görmesinden sapmaktadır. Hughes, insanı doğanın içinde, doğal bir varlık olarak değil, doğanın bir parçası olarak görür. Bu anlamda şiir, Schopenhauer’in "will to live" (yaşama isteği) kavramına göndermede bulunur. Yaşama isteği, bu şiirde bir tür şiddet ve hayatta kalma mücadelesi şeklinde görünür.
Özellikle ikinci bölümde "Ölüm dokunduğundan beri elini bu kadına" ifadesi, hem ölümün içsel bir dokunuş olarak algılanmasını hem de ölümle barışmanın felsefi bir sürecini işaret eder. Hughes’un şiirindeki kadın figürü bir anlamda doğayı, yaşamın döngüsünü ve sonrasını temsil eder. Hughes'un bu figürü ölümle değil, ölümün ötesinde var olan bir olgu olarak ele alması, Nietzsche’nin "Ebedi Dönüş" kavramıyla da ilişkilendirilebilir. Bu bakış açısında ölüm bir son değil, sürekli bir yeniden doğuşun, bir dönüşümün parçasıdır.
Dil ve Sanatsal Yöntem:
Hughes, şiirinde doğa ile insan arasındaki sınırları bulanıklaştıran bir dil kullanır. İmgeler, insanın ve doğanın ortak varoluşunu dile getirir. "Keçiler, siyah, melek değiller ama— deriler / Leş kemiklerinin altında salınıp durur." gibi imgeler doğanın acımasız, ölüm ve yaşamın sürekli iç içe geçtiği yapısını ifade eder. Hughes’un kullandığı "sarmaşığın ruhu / Kokusu keçinin" gibi metaforlar, doğanın kadim gücünü ve hayvanlarla insan arasındaki simgesel bağı anlatır.
Bu felsefi derinlikteki şiir yalnızca bir doğa gözlemi değil aynı zamanda bir insanlık durumu eleştirisidir. Hughes, şiirinin her dizesinde, yaşamın acımasız gerçekliğiyle yüzleşirken, insanın ve doğanın değişim ve dönüşüm içindeki birbirine bağlı yapısını da sorgular. Bu, Hegel’in diyalektik düşüncesine benzer şekilde, ölüm ve yaşamın birbirini beslediği, birbirine dönüştüğü bir döngü olarak ortaya çıkar.
Eserle Karşılaştırma:
Lupercelia’yı, Samuel Beckett’in Waiting for Godot adlı oyunuyla karşılaştırmak, her iki eserin de insanın varoluşsal sorgulamalarını, yaşamın anlamsızlığını ve ölümün kaçınılmazlığını nasıl işlediğini görmek açısından faydalı olacaktır.
Beckett’in Waiting for Godot’unda, karakterler Vladimir ve Estragon hayatta kalmaya çalışırken sürekli bir bekleyiş içindedirler. Bekledikleri Godot aslında hiçbir zaman gelmeyecek olan bir "kurtarıcı"dır. Beckett, varoluşsal bir boşluk içinde insanın kendini anlamlandırma çabasını vurgular. Tıpkı Hughes’ün şiirindeki gibi yaşam ve ölüm arasındaki sınır belirsizleşir. Her ikisi de bir tür döngüsel varoluşu temsil eder. Beckett’in eserinde bekleyiş, ölümün kaçınılmaz gelmesini temsil ederken, Hughes’ün şiirinde ölüm, bir dönüşüm ve kadim bir bilgelik olarak görülür.
Beckett’in eserindeki "bekleyiş" kavramı, bir tür edilgenlik ve çıkışsızlık hissiyatı taşırken, Hughes’ün şiirindeki ölüm, bir tür kabulleniş ve doğa ile birleşme fikrini simgeler. Waiting for Godot’da karakterlerin bekleyişi pasif ve çaresizdir ancak Lupercelia’da ölümle barışma ve onunla entegrasyon daha aktif bir şekilde ele alınır.
Sonuç:
Ted Hughes’un Lupercelia adlı şiiri, insanın doğa ile kurduğu ilişkiyi, yaşamın ve ölümün felsefi temelleriyle ele alırken hem estetik hem de felsefi derinlik açısından oldukça güçlü bir yapıt sunar. Doğanın vahşi ve acımasız yönlerini, insanın varoluşsal mücadelesini ve ölümün kaçınılmazlığını imgesel bir dille ifade eder. Bu şiir, Beckett’in Waiting for Godot gibi varoluşsal sorgulamalarla şekillenen eserlerle paralellik gösterirken, insanın doğayla ve ölümle kurduğu ilişkiye dair zengin bir düşünsel harita sunar.















































