SONBAHARDA AŞK
Aysu, nemli gözlerle pencereden manzaraya bakıyor; sonbaharın ışıltılı renklerinde anlam arıyordu.
Kadın, sevdiği adamla kavga edince bu ıssız yerde kendini savunmasız hissetti. Korku benliğini ele geçiriyordu.
Ali ile yaptığı tartışmanın verdiği pişmanlık Aysu’nun içini alev gibi yakıyordu. Öfkesi bedenini terk edince başından ayak parmaklarına kadar buz kesti.
İçi titredi, kollarıyla bedenini sarmaladı ama yetmedi, köşedeki berjere bir cenin gibi kıvrıldı.
Sonbaharın hüznü, duygularını ele geçirmişti. Zaman hızla geceye dönüyor, karanlık matem gibi her yeri sarıyordu. Rüzgâr, bir anda kasırgaya dönmüş ruh avcısı gibi ağaçların arasında avını takip ediyordu.
Kurtlar ulurken masum hayvanlar suspus olmuş, yuvalarına siniyordu. Bilge baykuş kendisine atfedilen, uğursuzluk ve ölüm efsanesini sessizce reddediyordu. Gece gözcüsü olan bu kuşun sesi doğaya nüfus ediyor, uhulama sesi dört bir yanında yankılanıyordu.
Aysu, nefes almakta zorlanınca “elif” olup dikilivermişti. Kalkmışken perdeleri, kapıları sıkı sıkı kapatmak istiyordu. Korku içinde pencereye bir hamlede varınca gözlerinden bir perde kalktı. İçindeki korkudan yavaşça sıyrılıyordu. Dışarıdaki kartpostallık manzara, kehribar renkli gözlerinden ruhuna ulaşmıştı; her şeyin kendi kurgusu olduğunu anlıyordu.
Güneşin yoksunluğunda yapraklar, sıcak renk pigmentleriyle rengarenk boyamış ve gökkuşağı gibi renklendirmişti.
Evlilik arefesinin verdiği gerginlikle tartışmaları sıklaşıp uzuyordu. Oysa ki Aysu, sevdiğinin kendisini yazma konusunda desteklediğini biliyordu.
“Her konuyu konuşup tartışabiliyoruz.” diyen Aysu, her zaman birbirleriyle konuşup iyi anlaştıklarını biliyordu. Aysu, sıkışmışlık hissiyle kendi kendine söylenmeye başlıyordu. “Hayatıma göz göre göre hükmetmek istiyordu, izin veremezdim.” Birden Ali’nin “merhametli ve iyi bir insandı.” demesiyle zihninde bir aydınlanma hissetti. Böylece gerçekleri fark etti. “Bu dağ başında yalnız kalmamam gerektiğini söylerken beni korumuştu. Ali de benim yaşadığım duyguları yaşıyor ve etkileniyordu.”
Aysu, Gözlerinin önündeki doğa manzarasına baktı ve iç geçirdi. Ağaçların rengarenk yaprakları gün batımını aratmıyordu. Yaz mevsimini anımsatan iç ısıtan renkler, ormanın bütün güzelliğini gözler önüne seriyordu.
Bu güzelliği Ali’den çaldığını düşündü. Eli yüreğinin üzerinde dolanıyordu, hissettiği üzüntüyü durdurmak gerekirse söküp atmak istiyordu.
Nikahlarına az kalmıştı, “İkimiz de heyecanlı ve gerginiz. Bir anda gözlerimiz hiç bir şey görmezken yüreklerimizde mi körleşiyordu? Evlilik baskısı bu kadar büyük mü oluyor? İki yetişkin insan olarak bu konuları aşmalıyız.” diyordu, kadın.
Güneş dökümü saçlarını arkaya savurdu.
Sıcak bir şey içmek için kahve yapmaya mutfağa seğirtti.
Zaman, durmuş yaprakların çıtırtısı; yüreğine nota nota dokunuyordu.
Aysu, iki fincan kahve hazırladı; şaşkınlık içinde fincana bakarken araba sesiyle irkildi.
Ali, arabadan elinde kutuyla indi. Aysu heyecanla bahar esintisi gibi yanına süzüldü.
Ali gülümsedi, “Geleceğimi nereden biliyordun?”
“Sevmek böyle bir şey sanırım.” diyerek göz kırpıp gülüşüyorlardı.
“Çiçek getirirsin sanıyordum.”
“En güzel çiçek sensin, sonra etrafına bak, her yer rengarenk, çikolatanın daha iyi seçim olduğunu düşündüm.” diye kıkırdaşıp söyleniyorlardı.
Zaman eriyip tatlı şerbet gibi dudaklarına akıyordu. Aysu, kahve fincanlarını ve çikolata kutusunu masaya koyuyordu.
Mutluluk belirtisi mi bu?
Aysu sağ bacağını arkaya kıvırdı. Başı Ali’nin göğsündeydi. Bu görsele masalsı sevgi yakışıyordu.
Ruh avcısı kasırga gitmiş; yerini hoş kokulu melteme bırakmıştı. Baykuşa atfedilen hurafeler, insanlığımızı ele geçirmiş olabilirdi lakin bu sefer baykuş güzel haberlerle geliyordu.
***















































