ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 10-05-2025 01:27   Güncelleme : 14-05-2025 19:17

Sır Ceset / Gülçin Granit

Yazan: Gülçin Granit -SIR CESET

Sır Ceset / Gülçin Granit

SIR CESET

Gecenin sabaha evrilen saatleriydi. Tufan Bey rüya içinde rüyalar görüyordu, düşleri kâbuslara dönerken metruk binanın içinden üstüne doğru uçuşan bir karabasan göründü. Bedenine çullanıp boğazını insafsızca sıkan…

Bu görüntüler, beynine üşüşüyordu şimdi. Ne olduysa bilinmez, bir şeyler onu uykunun eşiğinden çekip alıvermişti. Tufan Bey dehşetle gözlerini açtı. Başı, boynu ve vücudu ter içinde kalmıştı.

Romatizmalı bacaklarını zorla açarak yataktan aşağıya sarkıtıp kaydı. Sanki bacakları soğukta kalmış gibiydi. Oysaki yorganın altında sıcacık evde olacak iş değildi. Şaşırdı, sancılı birkaç adımdan sonra perdeyi araladı, şafağı lal rengine boyamış bir alev sarıyordu her yeri.

Tufan Bey’in gözleri bahçesindeki incir ağacına takıldı, orada bir karartı görünüyordu. Gözlerini kıstı ve yeniden ağacın altına dikkatli baktı. Bu iri siyah bir köpek olabilir mi? Yok! Yok! Bu olsa olsa bir insan olabilirdi, hatta sırtını ağaca yaslayarak uyuyakalmış bir adam… Yetmedi, yeniden gözlerini kısarak baktı. Bir dürbünün olmayışına hayıflanarak pencereyi sonuna kadar açtı ve daha bir dikkatli baktı. Evet, bu bir insandı. Sarhoş olup buraya uzanmış olmalıydı.

Yok, yok o da değildi, yoksa uyuyan bir insan mıydı bu? Adam otururken bayılmış ya da kendinden geçmiş olabilirdi. Uzun süredir bozuk olan dış kapıyı tamir edememişti. Gece boyunca kâbuslarla cebelleşirken dışarıdan gelen gürültüye de tanık olmadığını düşündü. “Aman Tanrım! Bu da nedir böyle, yabancı birinin benim bahçemde ne işi ola ki?“ deyip hırkasını sırtına geçirdiği gibi bahçeye çıktı.

Ağaca yaslanarak duran adamın gözleri açıktı. El fenerinin loş, harelerle aydınlattığı kuyu suları gibi karanlıktı gözleri ve bir noktada kilitli. Avurtları çökük, cüssesiyse taş kesilmişti. Yüzü ölüm sarılığına bürünmüş, genç vücudunun zembereği kırılmış ve mezar taşları kadar ketumdu. Karşısında duran düpedüz bir cesetti. Tufan Bey ensesinden aşağıya buz parçaları kaymışçasına irkildi. Geceki kâbuslara yenilmişti şimdi…

Cesedin ruhunda oluşturduğu derin çiziklerle omuzları iki yanına yığıldı. Bu düpedüz bir cinayetti. Alnının tam orta yerinden kurşun yemişti ve kulaklarından kanlar akıyordu. Boğazını sıkan güce karşılık verememenin ezikliğiyle, Tanrı’ya sığındı bir süre.

Huzursuzluk onu dibe çekiyordu. Acaba neden öldürülmüştü, onu öldüren yarın öbür gün gelip onu da öldürmez miydi?  Sonra neden onu bahçeye atmışlardı? Yoksa bu ceset, gelecek kötü günlerin habercisi miydi? Ya da bu adam birilerinden kaçarken bahçeye sığınmıştı, ya da birileri onu vurup buraya taşımıştı, kim bilir? Tufan Bey ne düşüneceğini bilmeden düşündü. Bir de o kâbus dolu geceyi…

Genç yaşta hayatının keskin köşelerini yumuşatmaktan yorgun düşmüş gibi öylece ağacın altında oturur vaziyetteydi ceset. Soğuk, bir o kadar ürkütücü… Bu adamın yüreği, dondurucu bir aralık sabahında esen uğultulu rüzgârların ıslıkları arasında ansız duruvermişti. Tufan Bey kâbuslarından artakalan ve sökülüp atılması gereken düşüncelerinin üzerine yenisini ekliyordu. Çığlık çığlığa koşup karakola gitmek istiyordu, ama kitlenmişti. Öylece olduğu yerde cesedin başında kalakalmıştı. Ortalıkta horozlardan başka işitilen ne bir ses ne de insan silueti vardı. Sokaklarda in cin top oynuyordu.

Nitekim bir müddet sonra telefon aklına geldi. Ani bir dönüşle evine girdi kapıyı kilitledi ve hemen karakolu arayıp: “Yetişin! Bahçemde bir erkek cesedi var. Adresim; İstiklal Mahallesi, Gündoğdu sokak, No:5 Maltepe” derken telefon kapandı. İhbar yapılmıştı, hızlıca lavaboya gidip üzerini giyindi. Birazdan polisler burada olurlardı, hazır olmalıydı.

Yarım saat içinde polisler siren sesleri eşliğinde sokağa girdiler. Bir yarım saat sonra da olay inceleme ekipleri geldi. Bahçeye sınırlar çekildi ve deliller işaretlendi. Avuç içinde maktulün telefonu vardı ve iki metre ilerisinde bir av tüfeği… O anda Tufan Bey’in kirpiklerinin uçlarında damlalar beliriverdi, çöken çürük hayatının el feneri gibi yanan ışığını da kaybedişinin ve içine düştüğü çaresizlik duygusunun nişanesiydi bu gözyaşları. Her hücresinin yırtıldığını, her kemiğinin eğildiğini hissederek devrik gözlerle kendisinden giderek uzaklaşan hayatının çağrılarına ram oluyordu şimdi.

Ceset torbaya konulup kaldırılırken Tufan Bey ifade veriyordu. “Evet bu tüfek benim, yıllardır duvarda öyle süs gibi durur, daha kız gibidir. Hiç kullanılmamıştır, ama onun burada ne işi var ki?” diye inleyip kendi kendine söylendi. Tufan Bey’in o dakikadan sonra sökülüp atılması gereken düşünceleri, bir çığlıktan başka bir çığlığa dönüşüyordu. Vicdan sıtmasına tutulmuş bedeni durmadan şahlanan vahşi atların adımlarıyla tepiniyordu.

Tevekkeli değil, dün gece karanlık ve kocaman bir gölgenin üzerine abandığını ve onu boğmaya çalıştığını görmüştü. Tufan Bey şimdi bacağını demirden kıskaca kaptırmış bir avcı gibi hissediyordu kendini. Hatta yolunu şaşırmış bir yolcu...  Birden başı yan tarafa düşüverdi, sanki omuzları başını taşıyamıyordu. Kış günlerini andıran soğuk kadar dondurucuydu bu yaşananlar. Tufan Bey’in kendisiyleydi artık kavgası.

Şimdi düşünmeden edemiyordu. Yoksa dün kâbus görüyorum diye duvardan tüfeği bizzat indirip, biteviye uykuda mı…

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör:Seher Uslu

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi