SAKSAĞAN
Aşağılara uzanan ovalardan tamamen çekilen güneş, dağlarda sadece ağaçların üzerine atılmış kırmızı bir çuha gibi rüzgârla hafif hafif kıpırdanıyordu. Bir müddet sonra tamamen kaybolup gitti. Çoktan uyanmaya yüz tutan tabiat ana yavaş yavaş hareketlenmeye de başlamıştı. Kış uykusuna yatan hayvanlar teker teker uyanıyordu. Doğada çok sesli kımıltılar vardı. Her taraf yeşilleniyor, saksağan ve göçmen kuşların hareketlenmesiyle birlikte diğer kuşlar da orman kenarından dışarıya uçmaya başlamıştı. Dağlar, ovalar ve artık köyler yeşile bürünmeye hazır olup ağaçların kökleri topraklara daha bir sıkı tutunuyordu.
Nüfusu bir avuç kadar olan köye tatlı bir bahar sabahı telaşı inmişti. Baharın gelmesiyle hafta sonları kamyona dolan köylüler piknik yapmak için nehrin kenarına giderlerdi. Bu onların vazgeçilmez eğlencesiydi. Mangalda pişen etlerin yanında bir gün önceden açılan börekler ve hazırlanan zeytinyağlı dolmalar afiyetle yenirdi. Kadınlar tef çalarak eğlenir, erkeklerse bellerinde silah, halay çekerlerdi. Kadınlar ve çocuklar her kış, bu pikniğin hayalini kurarak ağır kış şartlarını geçirirlerdi. Köylülerin arasında asla bir husumet yoktu ancak köylüler katır gibi inatçılardı.
Herkes pikniğe götüreceği yiyecekleri bir hafta öncesinden düşünüp hazırlamaya başlardı. Tüm hazırlıklar bittiğinde külüstür kamyonuyla Bekir Ağa tıslaya tıslaya gelir köy meydanında dururdu. Köylüler nevaleleriyle birlikte kamyonun kasasına doluşurdu. Maho Ağa ise şoförle birlikte oturdu. Herkes tamam olunca cümbüş ve şenlik içindeki kamyon tozu dumana katarak köyden uzaklaşmaya başladı. Şenlik ve curcuna gırla giderken küçük erkek çocukları kamyon kasasından dışarıya çişlerini yapar, gülmekten karınlarını tutarlardı. Kadınlar çocuklara attıkları tokatla eğlenceye ara verir, sonra kaldıkları yerden yine devam ederlerdi.
Maho ve Bekir Ağanın soyundan gelen köy halkı bu iki aileden türemişti. Piknik alanına geldiklerinde kadınların ilk işi erkeklerin çilingir sofrasını hazırlamak olurdu. Fatma nine gelinine “Oynamayı artık bırak da hadi sofranın bir ucundan tut.” diye seslendi. Gelini de “Tamam ana sen hiç merak etme, şimdi sofrayı hazırlayacağız." diye cevap verdi.
Rakılar, mezeler tüm sofra el birliğiyle hemen kuruldu. İki ağa nehrin başına uzanıp sessizce doğanın sesini dinlemek istedilerse de bu pek mümkün olmadı. Ortalıkta donsuz gezen veletler, çığlık çığlığa koşturuyorlardı. Kadınlarsa vurdumduymazlık içinde eğlencelerine devam ediyorlardı. Maho Ağa; “Sahip çıkın veletlerinize susturun şunları biraz” diye bağırdı.
Fatma nine, “Gelin, bu çocukların hâli nedir? Başı kabak, baldırı çıplak, kalk da veletlerin kıçına bir don tak! Belli ki işemişler de donları bir yerlere atmışlar.” dedi. Bütün sesleri olduğu gibi içine alıp yutuveren tef ve dümbelek sesleri yüzünden kadınlar onu duymadılar bile...
Ağalar her şeye rağmen büyük bir huzur içinde doğayı ve nehri seyredip yarınlardan ve hayallerinden dem vuruyorlardı. Köyün dışına hiç gitmediklerinden hayalleri ancak kendi köyleriyle sınırlıydı. 'Kaç çuval hasat kaldırılacak, ürünlerin toplanması için işçi sayısını arttırmalı mı, bunun icin de nüfusun çoğalması lazım mı, birkaç çocuk daha yapmalı mı?' gibi soruları birbirlerine danışıyorlardı. Kışa kilerleri iyi doldurmalı, sonra da yiyip içip yan gelip yatmalı, diye hayallere dalıyorlardı.
Dillere dökülen hayallerden sonra geriye kadehleri tokuşturmak kalıyordu. “Şerefe!” sesleri ve anason kokuları çimen kokularına karışıyordu. Oradan buradan konuşurken, zil zurna sarhoş oldular. O sırada bir saksağan alçaktan uçup nehrin üzerinden geçti. Maho Ağa, “Bu saksağanın kuyruğu suyuna değdi” dedi. Bekir Ağa, “Yok canım, bu saksağanın kuyruğu suya değmedi ” dedi. Değiyor! Değmiyor!... Derken kavga alevlendi, tefler-dümbelekler sustu. Ortalıkta “Saksağanın kuyruğu nehre değiyor, değmiyor!” nidaları nehrin üzerinden savruldu.
Her ikisi de ellerini bellerine götürüp birbirlerine ateş ettiler. Bekir Ağa tam kalbinden vuruldu. Piknik alanı kana bulanmıştı; ortalıkta çığlıklar kopmuş telaşlı koşturmalar başlamıştı. Silah sesini duyan jandarma ekipleri hemen olay yerine geldiler. Maho Ağayı alıp karakola götürdüler. Maho Ağa bir daha köyüne hiç gelemedi. Aradan yıllar geçmiş köyün donsuz gezen çocukları zamanın delikanlısı olmuştu. Köylüler Memo ve Ahmet sayesinde nedamet getirip kan davası gütmeyi bırakmış ve birbirleriyle barışmışlardı. Ahmet ile Memo artık birlikte dolaşıyor, yan gelip yatıyorlardı.
Yine bir bahar günü içkilerini alıp ormandaki nehrin kıyısına gittiler ve çilingir sofrasına oturdular. Akşama kadar çakır keyif olmuşlardı. Atalarının yaptıkları yanlışı konuşuyorlardı. "Saksağanın kuyruğu suya değse ne olur, değmese ne olurdu? Bu kadar da inatçı olunmazdı ki!“ diye ilave ettiler.
Tam bu sırada nehrin üstünden bir saksağan uçtu. Ahmet, “Tamam Memo saksağanın kuyruğu gerçekten suya değiyormuş, bak işte!” dedi. Memo, “Hayır oğlum, saksağanın kuyruğu suya değmiyor!” dedi. Değiyor! Değmiyor! nidaları gökyüzüne ulaşıp yeniden nehrin üzerine dökülürken Memo, silahından çıkan kurşunla Ahmet’i tam göğsünden vurdu!













































