ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 03-08-2025 21:53   Güncelleme : 04-08-2025 00:44

Ruhun İsyanı / Gülçin Granit

Gülçin Granit -RUHUN İSYANI

Ruhun İsyanı / Gülçin Granit

RUHUN İSYANI

Dilsizdik biz, dilsiz… Hani susup da konuşamayanlardan! Çocuk ziyanlığı derler ya! Tam da öyle… Çocuk ziyanlığı… 

“Yapma baba, vurma, yeter artık!” diyemeyecek kadar küçüktük biz. Emzik yerine kuru ekmek olurdu elimde. Bir de doymak için babamdan arta kalan kemiklerini yalardık. Babam ise işe giderken hep kapıyı üstüme kilitlerdi. Bütün gün yalnız kalır, ağlamaktan helak olurdum. Hep “Anne” diye ağlardım. Oysa bizi bırakıp çoktan gitmiştin sen anne! Hâlâ anlayamam, neden ağlar dururdum gelmeyeceğini bile bile.

Sürekli altıma kaçırırdım, ıslak ıslak beklerdim öylece, biraz büyüyünce donumu çıkartmayı da öğrenmiştim. Don olmayınca çoğu zaman donsuz gezerdim. Babam içmediği zamanlar üç beş mezelik atardı dolaba. Genelde peynir olurdu, en çok peynir yemeyi severdim. Bütün gün burnum akardı, silecek kimsem olmazdı. Sümüklerim ağzıma dolar, geri kalanı kolumla silerdim. Gözlerim yaşlıyken kimsem olmadı hayatta. Peki, sen bize hiç kucak açtın mı anneanne?

Ağabeyimle, ben hiç oyun oynamadan büyüdük. Gerçi ben büyüyemedim. Onunkine de büyümek denirse. Gündüzleri hiç görüşmez, gece olunca yalnız göz göze konuşmak zorunda kalırdık. Biz sessiz ve sözsüz anlaşırdık. Hiç sesimiz çıkmazdı bizim. Etlerimiz mordu…

Kazayla konuşacak olsak, babam kapının ardındaki değneği kaptığı gibi sererdi canımızı yere. Islaktı dayakları, hep ıslak… Elleriyse kanlı… Dayaklar evin dışına kadar çıkmıştı. Bir gün babam, abimi oto tamirhanemizde çalışırken levyeyle dövmüş, müşteriler; “Aman Allah’ım! Bir daha buraya gelmeyiz.” demişler. O günden sonra babamın işleri tümden kesildi. Daha çok içip bizi daha fazla dövdü.

Etimizden et, canımızdan can giderdi. Oysaki sana ne çok ihtiyacımız vardı! Önce sen kendini korumayı seçtin anne! Bizi babamın kanlı kaderine terk ettin! Amcam, halam ve komşular destek olmadılar korkudan. Gerçi bize sen acımazken neden onlar acısınlar? Sen yanımızda olsaydın, güçlü kollarında bizi koruyabilirdin anne! Oysaki sen zayıf olmayı tercih ettin. Annelerin yüreği çok büyük olurmuş, Senin yüreğin neden bu kadar küçüktü anne? 

Keşke babam evlenebilseydi, üvey annemiz olsaydı. Öylesi anne hasreti çekiyorduk ki annenin sahtesine bile razıydık. Yeter ki başımızı okşayıp bize bir tas yemek versin isterdik. O zaman üstünde yatacağımız yatağımız da olurdu, yataksız döşeksiz kıvrılmazdık bulduğumuz yere. Babam belki o zaman sakinleşirdi. Kimse evlenmek istemedi, korkuyorlardı ondan. Sevmedi onu kimse, hep kaçtılar yanından. Yalnızlığının ve kötülüğünün içinde her geçen gün boğulurken bizi de yanında sürükledi.

Onun için stres topu olmuştuk, artık her gün rutin olarak dayak yemeye başlamıştık. Ben o zamanlar dört yaşındaydım babamın yumruğuyla tanıştırdığımda, “Vurma, yeter artık!” diyemedim, yalnızca çıldırasıya ağlıyordum, yüzüm gözüm morarıyor nefessiz kalıyordum. O gece babamın bana yumruk atmasıyla kendimi havada uçarken buldum, sonra duvara yapışıp yere düştüm. Bizi düşünüp de hiç acımadın mı anne?

Görüyorum ki otuz yıl sonra bizi bulmak için harekete geçmişsin! Babam hakkında geç de olsa suç duyurusunda da bulunabilmişsin. Vicdanın uzun yıllar sonra mı sızladı anne? Neden bunca yıl sonra? Şikâyetinden sonra babamı karakolda çektiler. İfade sırasında komiser karşısında oturan babama şöyle sorular soruyordu;

”Otuz yıl önce yanınızdan yok olan oğlunuz nerede?”
diye sorunca, babamın huzursuz ayak sendromu başladı, terliyor ve konuşmadan önce kendine düşünecek zaman ayırıyordu. 

“Onu büyük bir pazarda bırakıp kaçtım komiserim.”

“Ya da onu öldürmüş olmalısın!“

“Oğlumu ben öldürmedim komiserim!” 

“Ya ne yaptın öyleyse, söylesene be adam?” 

“Yoldan geçen ve hiç tanımadığım bir aileye verdim.” 

“Amma da tutarsız ifadeler veriyorsun, hani çocuğu pazarda terk etmiştin?”

“Şey ben sarhoştum komiserim.”

“Vay canına! İnsan çocuğunu yanından geçen birine verir mi, hem ne yapsınlar senin çocuğunu?” 

“Ben cahilin biriyim, karım beni terk edince ben çocuklara bakamadım.” 

“Öyleyse Çocuk Esirgeme Kurumu’na verseydin.”
“Acemilik komiserim, bilemedim.” 

“Dövüyormuşsun çocuklarını, görgü şahitleri var.”

Siz durun da biraz ben konuşayım komiserim! Ne diyeyim baba? Yalancısı yalancı! Yalan adeta yuva yapmış ağızına. Bu görgü şahitleri de babam bizi ölesiye döverken neredeymiş? Neyse, geç de olsa doğruyu görmüşler. Neyse ki acı da olsa dayaktan ebediyen kurtuldum, şimdi emin bir beldedeyim. Henüz dört yaşında ölsem bile ruhu olgun biriyim. Artık zaman ve mekânın olmadığı bir yerdeyim. Buraya Anka kuşları gelir ve bize yiyecek getirir, karnımızı doyurur sonra da bizleri masallardaki Kafdağı’na uçurur. İçimizde köşeler yoktur bizim. Kimse kimseye çarpmaz… Kendine bile… Duvarlarımız da yoktur bizim…

Hiç hasta olmayız mesela, bize her yeri morarmış, istismara uğramış çocuklar gelir ve hemen iyileşiverirler yanımızda. Hep oynuyoruz onlarla. Burada insanlar, ağaçlar, Kafdağı, Anka kuşları, başı ve sonu görünmeyen ırmaklar; hepsi ışıktan. Burada ışık oyunu oynarız durmadan. Oynarken duvarların ve insanların içinden geçeriz, biz böyle çok eğleniriz. Sanmayın ki biz sizi görmeyiz. Biz, sizi her zaman görebiliriz. Ben şimdi her yerde ve senin beni göremediğin bir yerdeyim. O gece babam bana yumruk atmıştı da beni bir sinek gibi duvara yapıştırmıştı, ben de yere düşmüştüm. Biliyor musun, bir daha hiç uyanamadım anne! Babam sıcak cesedimi bir battaniyeye sarıp beni canlı canlı gecenin karanlığında toprağa gömdü.

Ağabeyimse o uğursuz geceyi başını bacaklarının arasına alarak ve kulaklarını kapatarak tahammül edebiliyordu. Keşke sesimi duyurabilsen komiser amca, biliyorum ki bu imkânsız. Siz babamı tutun bırakmayın desem de onu şimdi saldınız. Biliyorum ki komiserim, ertesi gün tekrar babamı karakola çağırdınız.

Tüm bunlar olurken siz otuz yıl kadar geç kaldınız anne. Merak edersen şunu da ekleyeyim. Babam ertesi günü karakola gitmedi, buna şaşırdık mı, hayır! Bunun üzerine polisler babamın evine geldiler. Kapı açılmayınca, kapısını koçbaşıyla açıp girdiler. Ev boştu, ama babamın cansız bedenini bahçedeki ceviz ağacında sallanırken buldular, vücudu kaskatı kesilmişti. Babam sırrıyla birlikte yok olup gitmişti. Cezaevine girmektense yine kara toprağı tercih etmişti.

Kara toprak onu oldum olası çekmişti. Ya sen Anne? Artık beni sorabileceğin geride biri de kalmadı. Gerçi nerede olduğumu kulağına fısıldayabilirim, eğil eğil kulağına söyleyeyim; ben köy mezarlığında, hüzün yüklü bir çınarın altındayım. Artık sen gelip beni öpsen de ben artık uyanmam ki anne!

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Editör: Deniz İmre

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi