ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 09-09-2025 22:54   Güncelleme : 09-09-2025 23:32

Özür Dilerim Kahramanmışım / Ayşe Gürkan

Yazan: Dr. Ayşe Gürkan -ÖZÜR DİLERİM KAHRAMANMIŞIM

Özür Dilerim Kahramanmışım / Ayşe Gürkan

ÖZÜR DİLERİM KAHRAMANMIŞIM

Bu karanlık bana mı ait? Emin olamıyordum. Yıllardır içimde sakladığım karanlık tamamen bedenim ile bütünleşmiş, tüm dokularım bu karanlık ile yoğrulmuş ve artık beni tamamen esir almıştı. Oysa kalıcı misafirleri sevmediğimi herkes bilirdi.

O gün yataktan hiç çıkmak istemiyordum. Herkes hayatının son demlerindeki bu adamın ölüm ile yüzleşmeye korktuğunu zannederken, ben içimdeki kara leke ile yüzleşmeye korkuyordum.

Karar vereli birkaç gün olmuştu. En azından hayata gözlerimi kapatmadan önce ışığı görerek, içimi aydınlatarak göçüp gitmek istiyordum bu hayattan. Gözlerimi kapattıktan sonraki ışığı ne yapacaktım ki?

Cesaretim bir gelip bir gidiyordu, aynı buluta girip çıkan bir güneş gibi. Tam kelimeler ağzımdan fışkıracak oluyordu ki birden olacaklardan korkuyor, tüm cesaretim bulutların arkasına saklanıyordu.

Oysa daha çarşamba günü kararımı vermiş, her şey ile yüzleşmeye her şeyi anlatmaya kendi içimde yeminler etmiştim. Neydi bu denli beni korkutan? Yıllardır yaşadığım her şeyin aslında bir yalan bir hayal bir kandırmaca olduğu korkusu mu?

Yalan ya da gerçek. Yaşandı ise her şey gerçek değil miydi? Yaşanan her duygu gerçek değil miydi?

“Hissediyor isen gerçektir!” İşte asıl bu cevaptı bana cesaret veren. Yaşadığım her an gerçekti ve biraz sonra söylenecek hiçbir sözcük bunu değiştirecek güce sahip değildi. Ben sadece biraz yaşamak istemiştim.

O kadar.
Kapının eşiğinden Ayla’nın, biricik eşimin kızarttığı ekmeklerin mis kokusu geliyordu. Çayı yine kalkar kalkmaz demlediği, kokusunun hafif sertleşmeye başlamasından anlaşılıyordu. Kaç yıl geçse de Ayla vazgeçememişti bu alışkanlığından.

Gün mü önce doğar çay mı erken demlenir? Artık bilmiyordum. Son günlerde sabahları hangisinin önce olduğunu düşünmek için uyanıyordum bazen. Uyanabilirsem tabii.

"Şu çayı içmeden kendime gelemiyorum bir tanem."

Bu cümleleri yıllar önce ilk defa üzerime çullanan uyku mahmurluğu yüzünden gözlerimi zar zor açarak girdiğim 5 numaralı hasta odasında duymuştum. Nöbet odasında, diğer son sınıf öğrencilerinin arasında zar zor bulduğum, kaloriferin üzerine yerleşmiş sunta üzerinde 1 saate varamayan uyuklamam sonunda ağrıyan sırtımın ağrısı ile girdiğim odada. Uykusuzluğun gözlerimin üzerine olanca ağırlığı ile çullandığı sabah, sarı saçlarının siluetini görmüştüm.

Amansız hastalığın pençesindeki eşinin yanında, tüm ışığı ile parlıyordu. Kapı arkalarında, adamın ne kadar dayanıklı olduğu konuşuluyordu. Bu hastalığa yakalanıp da bu kadar uzun yaşayan başka hiçbir hastanın olmadığı dillerde dolaşıyordu. Meğer yaşamakla inatlaşan bir çaresizlikmiş adamcağızın yaşadığı.

Hastanenin kantininden aldığı bayat çayı yudumlarken aldığı haz; bana, o zaman da tuhaf gelmişti halen de tuhaf gelir. "Demek" dedim, "İnsan yaşamakta ısrar edebiliyor böyle anlamsız küçük sevinçler sayesinde."

Sonra da kendime kızdığımı hatırlıyorum. O zamanlar gençtim, yoğrulmamış zihnimle elzem hastaların bir an önce bu dünyadan göçmesini doğal hatta gerekli buluyordum. İşlevini yitirdiysen atılabilirdin, insan bile olsan.

Bu sabah bir anda işte bu sahne zihnimde belirmişti. Şimdi ise hiçbir şeyin gitmesini istemiyordum. Korkum belki biraz da bu yüzdendi.

Sevdiğim kadının gideceğine dair olan korkum karanlığımı iyice siyaha boyamıştı.

Yaşlı ciğerlerimin izin verdiği kadar; ki çok fazla da değildi bu izin, derin bir nefes aldım ve yorgun bedenimi yatakta doğrulttum.

“Ne tuhaf tesadüfler” diye düşündüm.

Ve şimdi, yıllardır çabalayarak zihnimin arka rafına sakladığım; bazen rüyalarımda gün yüzene çıkan ama gündüzleri sessiz kalan o olayı itiraf etmenin zamanı gelmişti.

Hayatımı tamamen değiştiren, bana "Güneş buradan doğacak!" diyen, ama sonra beni zifiri bir iç karanlığa bırakan o an… Evet, artık ondan bahsedecektim. Belki de tesadüf değil, kaderin oyun oynama becerisiydi bu.

Ve tüm bedenim bugün yine yorgundu.

Yavaş hareketler ile yıllardır evimin tüm sıcaklığının yayıldığı mutfağa doğru ilerledim. Bu kahvaltı masasında zamanında neler neler konuşulmuştu. Kimi zaman şen kahkahalar lokmalarımıza eşlik etmiş, kimi zaman çatalların sesi tartışmalarımızı bölmüştü. O eski tahta masa, evin en suskun ama en çok şey bilen üyesi, bugünkü kelimelere nasıl dayanacaktı? Koşar adımla köşedeki şömineye gidip kendini ateşlere atar mıydı ki? Böylece yanarken çıkardığı çıtırtılarla son bir konuşma yapardı bize, kimbilir?

"Ne o? Muzır muzır gülüyorsun?" diye sordu Ayla.

"Sanırım güne muzır başlamaz isem artık günün sonunu getiremiyorum" diyerek cevapladım.

Şu anda en son hissettiğim muzırluk yapmaktı aslında ama zihnimin cesaretlenmesi için ortamı yumuşatmaya çalışıyordum. Ortam dediğimde mutfağımızdaki iki sandalye, bir tahta masa ve içimde sakladığım karanlıktan ibaretti.

Masanın üzerinde, yıllardır her sabah olduğu gibi, kızarmış ekmek ve diğer kahvaltılıklar hazır halde bekliyordu. Leyla’nın nadiren hastalandığı günler dışında, bu sabah sofrasının hazırlanması hiç aksamamıştı.

Sabahların hayatımızda kesin bir anlamı vardı. Yaşamlarımızı etkileyen her olay sabahları yaşanmıştı. Gün sanki yıllardır ilk bizim evimize doğuyordu.

Bebeklerimizin olacağı müjdesini ılık bir sabahta almıştım, yaşlı anneminin vefatını soğuk bir kış sabahında öğrenmiştim ve o günden sonra telefon sesiyle uyanmak beni hep üşütür oldu. Ve yıllar içinde içimi karartan, ruhumu solduran o olay, o da sabahın kör karanlığında gerçekleşmişti. Şimdilerde düşünüyorum da sabahlar sadece başlangıç değilmiş meğer, bazen de her şeyin çoktan bittiğinin fark edilme vaktiymiş.

Masaya oturdum. Her sabah oturduğum gibi. Ve yıllar önce o olayın yaşandığı gün gibi,  Ayla’nın süzülmesini seyre daldım. Bu defa ki süzülmesi zerafetten çok yorgunluk gibiydi. O da yaşlanmıştı. Yıllar ona da acımamıştı.

Zihnim susmuyordu. ‘Şimdi şimdi, şimdi söyle. Haydi söyle, anlat tüm gerçeği’. Yaşlandıkça insanın yüreği ferahlar diye düşünüyordum.  Yürek ferahlasa da o kelimeler dilden dökülesiye kadar ne yollar kat ediyor, bilmiyor ki işte bu zihnim. Kendince beni gaza getirecek. İyice geveze olmuş. Elimin tersiyle indiriversem şaplağı…

"Ne o sevgilim, niye dökmüyorsun kelimeleri dilinden?" diye seslendi Ayla.

Uzun yıllar birlikte yaşayan eşler birbirlerine benzerler. Birbirlerinin mimiklerini taklit ederler. Bizimkisi öyle bir hâl almıştı ki belki ben değil, ama Ayla bunun ötesine geçmiş, düşündüklerimi dahi anlar hale gelmişti. Beynimin içinde ne zaman kendisine bir oda ayırtmıştı inanın bilmiyorum.

Belki de bu yüzdendi artık saklanmanın, gözlerimi kaçırmanın aldığı bu işkence hâli.

İçten içe "İstemiyorum" diyordum. "Bozmak istemiyorum hayatımı, yalan da olsa…"

Zamanda yolculuk yapılamaz mıydı? O güne gidiversem mesela. Çok yorgun olduğumu söylesem ya da işimi yapmadan öylece, sanki hiçbir şey olmadan çekip gitsem hastaneden ya da yardım etmesem hemşireye.

Yıllarca bu düşünceler kemirmişti beynimi, susmamıştı zihnim bir türlü. Söylemiştim ya geveze olduğunu ama dışarıya değil, hep bana.

Hayat nasıl evrilmişti anlayamıyordum. Hep bir şeyleri anlatma, savcılık makamına "Suçlu benim!" deme arifesine gelmiş ama bir şekilde hiçbir şey anlatamadan kendimi Ayla’ya daha da yakınlaşmış, ona âşık oluvermiş bulmuştum. Sonra da bu aşkı her şeyin üzerini örten bir battaniye gibi kullanmıştım. Sanki içimi ısıtacakmış gibi.

İşte o sabah, o karanlık sabah. Yaşanmadı sandığım, yaşanmasın diye zihnimin en kuytu köşesine ittiğim o sabah ya da benim öyle zannettiğim.

Sabahın 6’sı, sabahın kör karanlığı. Tıp Fakültesi son sınıf, bitmesine 1 ay kalmış. Bir ay. Ve kader, hayır o romantik romanlardaki gibi değil maalesef.  Küçük bir rica, bir arkadaşımın "Ya bir defalık" demesiyle üzerime yapışan bir nöbet. O gün ben orada olmamalıydım. Ama oradaydım. Tedavi saati: sabah altı.

Hemşire, ilaç. Ve ben. Gençliğimin kabuk tutmamış özgüveniyle el ele tutuşmuş uykusuzluk ile uzattım ilacı. Ama o ilaç doğru ilaç değildi. Ve o sabah, sadece hastanın değil, benim de kaderim damardan verildi. Dönüşü olmayan bir serum gibi. Şimdi düşünüyorum da kader bazen çok basit yazılıyor. Küçücük bir ampul kutusuna sığıyor mesela.

Yarım saat sonra diğer hasta odalarında gezinirken birden yükseldi o ses. Çığlık. 5 numaralı odadan geliyordu.  Kapının önündeki bir kalabalık. Hemşirenin titreyen elleri, bir şey anlatmaya çalışan ama hiçbir şey anlatamayan o gözler. Gözümün önündeki son bir sahne. Genç doktorlar, benim gibi. Onlar hayat kurtarmaya çabalıyorlar ben ise zihnimde kayıp zamanı geri almak için boşlukları kurcalıyorum.  

Ertesi gün meraklı gözlerimin hasta dosyasına iliştirilmiş ölüm raporunda gördüğü, minik harfler ile yazılmış ama dev gibi bir anlamı olan “İlaç yan etkisi, anaflaktik şok”notu. İçim içime sığmıyordu. Dayanamadım. Hemen ilaç dolabına gittim. Kimseye çaktırmadan. Ve işte oradaydı. İki farklı ilaç yan yana. Beynimde bir şimşek çaktı, hayır aslında yıldırım düştü. Ben mi yanlış verdim? Yoksa doğru ilaçtı da… Ben ne yaptım?

Hızlıca hocamın odasına doğru koştuğumu hatırlıyorum. O an her şeyi anlatacaktım. Hızlıca kapıyı açtım. İçeride Ayla vardı. Ağlamaklı gözlerle hocamla konuşuyordu. Ve ben o an sustum. Her şey boğazımda düğümlendi. Odaya bir sessizlik çöktü. Herkes merakla, şaşkınlıkla ve biraz da anlam veremeyerek dönüp bana baktı. Ve sonra en acı cümle geldi Ayla’dan, 'En büyük teşekkürüm de bu genç doktora'. İşte orada bitti içim. Teşekkürün bir tokat gibi çarptığı an olur mu? Oldu. Oracıkta yerle bir oldum. Ama kimse fark etmedi, çünkü yere düşmek için o an fiziksel bir harekete gerek yoktu. İçimden çökmüştüm. Ve o çökmeyi de sadece kendim duymuştum.

Kızarmış ekmeğin kokusu burnumdan girip, kokuyu algılamamı sağlayan hücrelere yayıldıkça tüm görüntülerin önündeki sis bulutu da birer birer kalkıyordu.

"Ayla!" diye seslendim birden. Bu ses sanki  bir yabancının sesiydi. Duvarların bile tanımadığı. Bana baktı. Şaşkın, tedirgin, sanki ilk kez adını duyuyormuş gibi.

"Seninle çok güzel bir ömrüm oldu; bu nedir bilmiyorum, kader mi, yoksa yaşamda yaşamak zorunda olduğum cehennem mi? Belki de cehennemi burada yaşamalıydım ki diğer hayatta cennete kavuşabileyim. Gerçi bundan da çok emin değilim ama…"

Ayla’yı görebilseydiniz keşke. Endişenin, şaşkınlığın ve merakın tüm ifadesi yüzünde belirmişti.

Yüzümü avuçlarımın içerisine aldım, içimde çığlık çığlığa bir kaçıştı bu. Kafasını kuma gömen bir devekuşu misali belki yüzümü saklayabilseydim birazdan yaşanacak olan her şeyden kaçabilirdim.

Sözlerime nereden başlayacağımı bilemiyordum. Hayatımda hiç bu denli düşünmeden söze başlamamıştım ki birden ağzımdan dökülüverdi.

"Ayla, ben bir katilim. Kocanı ben öldürdüm!"
Sessizlik. Anlamamıştı.

Bir an şoka girmesinden korktum. Ne de olsa yaşlıydı o da.

"Gençtim, toydum, istemeden oldu." Kötü yazılmış bir mazeret mektubu okur gibiydim. "Sana bunca senedir çok söylemek istedim ama olmadı, yapamadım. Artık bu karanlık içerisinde yaşamak istemiyorum." Her sözcüğümde kalbim deli gibi çarpıyordu. İtiraf edip rahatlamayı düşünürken kalp krizinden öleceğimi hissetmeye başladım.

Bu öngöremediğim olay kaderimi değiştirmiş tüm hayatıma bir gölge gibi çökmüştü. Kendi vicdanım ile baş edemiyordum. İçimdeki iç sesi bir türlü ikna edemiyordum. Tüm yaşananları bir gram eksiltmeden tüm gerçekliği ile anlattıktan sonra devam ettim.

"İşte tam da bu yüzden psikiyatriyi seçtim. Belki birileri insan ruhunu anlamaya çalışmak ne soylu bir seçim diyecektir ama aslında ben kendi karanlığıma bir ışık arıyordum. Belki de iyileştirmek değil sadece kendimi affetmek, affettirmek istedim."

"Ve sonra yine kaderimizi belirleyen o varlığın oyununa denk geldim ve sen kapıdan içeriye giriverdin. Sen. Eşinin ölümünden sonra toparlayamamış, ruhu dağılmış ama hâlâ dimdik yürüyebilen sen. Şifanı aramak için gelmişsin. Ne tuhaf değil mi? Kimi insanlar kaderlerine doğru sürüklenir, kimileri ise kendi ayaklarıyla girer o odaya. Sen geldin, evet. Hem de kendi ayaklarınla, benim yanıma. Benim yanım. Orası bir tedavi odası mıydı, yoksa itiraf köşesi mi, hâlâ karar veremedim. Ama o an, içimdeki tüm dosyalar yeniden açıldı. Gizli dosyalar, silinememiş kayıtlar, geçici olarak unutulmuş vicdan notları. Eşinin kaybından sonra kendini toparlayamayan ruhun, şifasını bulmak için hem de kendi ayaklarınla, yine benim yanımda beliriverdin."

"Birbirimizi gördüğümüzdeki şaşırmamızı unutamıyorum. Kocasının katilinden ki bunu bilmiyordun tabii, medet uman bir kadın."

"Her görüşmemizde sana itiraflarımı sıralayacak iken, yine en büyük günahı işleyerek, hastasına âşık olan bir doktor olarak senin büyüne kapıldım. İşte o andan itibaren aklım da bulanıklaşmaya başladı; sahi, biliyor musun, o ilacı gerçekten yanlışlıkla mı verdim ben? Yoksa benden daha hızlı, duygularımı benden önce keşfeden bir bilinç altı mı var içimde? Belki de beynim seninle birlikte olabilmem için bana oyun oynadı."

Ve sustum. Çünkü sanırım Ayla delirdiğimi düşünüyordu. Bunca yıllık evlilik hayatımızda onu hiç böyle görmemiştim. Onu öyle çok seviyordum ki. Ansızın kendime kızar buldum kendimi. Ya kalbine inerse ya karşımda düşüp ölüverirse. Allah’tan aklıma ecza dolabımızdaki tüm yaşamsal ilaçlar geliverdi birden. Umarım ilk kocasına yaptığımı ona da yapmazdım…

Hışımla masadan kalktı. İnsanoğlu ne garip. Bu hareketi beni öyle çok şaşırttı ki. Şimdi düşünüyorum da. Ne bekliyordum acaba? "Kocamı öldürdüğün için çok teşekkür ederim" deyip koşup boynuma atlamasını mı? Belki yanında bir buket çiçek ile beraber bir de not iliştirirdi. ‘Suçluluk duyguna rağmen harika bir âşık oldun’.

Bunun yerine suratımın ortasına koca bir yumruk indirmesi çok daha uygun olacaktı ki, bunu da yapmadı. Salondaki içki dolabına yöneldi ve henüz yeni aralanmış göz kapaklarımın tam açılmasını sağlayacak şekilde yıllardır en özel anlarımız için sakladığımız şarabımızı çıkarttı. Mizahi yönden bakacak olur isek elbette en özel anımız bu olabilirdi. ‘Kocasının, ilk kocasını öldürdüğünü itiraf ettiği an.’ Ne diyelim, insanın şu kısa ömründe daha nasıl bir özel an olabilir ki, değil mi? Gülmemek için zor tuttum kendimi. Sanırım trajedi, komedinin cümleyi bitiremediği yerde başlıyor.

Biraz korkarak, biraz merakla onu takip ettim.

"Benden daha cesaretli çıktın" dedi.

Anlayamamıştım. Bu cümle benim senaryoma ait değildi. Bir hamlede şarabın mantarını çevik bir hareket ile açtı, öyle bir çeviklik ki yıllar önceki bizden arta kalan tek refleks bu olabilirdi.

Derin bir nefes aldı ve ardından o cümle geldi: "Şerefine suç ortağım!"

Yaşlandıkça ağır işitmeye yemin eden kulaklarım bu defa da kelimeleri yanlış mı anlamaya başlamıştı. 'Suç ortağı…?'

Gün batarken salonun koltuğuna mıhlanmış gibiydim. Değil kalkmak kıpırdamak bile istemiyordum. Gözlerimi tavana dikmiş gözüne fener tutulmuş bir tavşan misali yılların neminden şişmiş kabarmış tavanın boyalarını seyrediyordum. Belki gözüme fener tutulmamıştı ama beynime bomba bırakılmıştı.

Yıllardır içinde yaşadığım hikâyenin başrolü ben değilmişim meğer. Talihsiz kazam diye adlandırdığım o olay meğer onun yıllardır üzerinde çalıştığı planın final sahnesiymiş.

İlk kocasını, umarım öyledir, öldürdüğümü düşündüğüm ilk, belki de son karım ben o talihsiz kazayı yapasıya kadar yıllarca kocasını nasıl öldürme planları kurduğunu, en sevdiği yemeklerin içine azar azar, belli belirsiz ilaçlar koyduğunu bir bir anlattı. Ama adam, hain koca, bir türlü bu ilaçlara yenilmemiş, direnmişti. Belki de melül hastalık bunların bir sonucu bedenini kaplamış, pimi çekme vazifesi de bana layık görülmüştü. Ve ben bir kahraman gibi gelip gençliğimin kör ışığıyla parlamış, hata yapmış ve ne tuhaf ki bir başkasının muradını gerçekleştirmiştim.

Kahraman gibi… 

Şimdi düşünüyorum da... Belki bazı suçlar tek kişilik değildir. Ama ortaklık dediğin şey de bazen iki kişinin aynı karanlıkta farklı nedenlerle yürümesidir.

Karanlığın sırrı mı dediniz? Bilmem, belki de tesadüfün böylesi…

***

TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE  KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...

Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi