ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 13-08-2022 05:19

Ölüm Bulutları

Yazan: Elmas Tunç - ÖLÜM BULUTLARI

Ölüm Bulutları

ÖLÜM BULUTLARI

Bulutları çok severdim. Artık onları hiç sevmiyorum. Hatta diğerleri gibi benim de bulutlarım vardı. Bazen kocamandı bazen sagirdi(küçüktü). Canım sıkılınca üstüne binip gezerdim. Tüyleri kabarık bir koça benzerdi. Kimi zaman da gökteki çölü aşan bir sefine(deve) oluverirdi. Develeri neden gemiye benzettiğimizi pek anlamazlar. Doğrusu biz de neden anlamadıklarını anlamayız. Nasıl ki gemiler dev dalgaları yara yara ilerlerse develerimiz de kum tepelerini, kum fırtınalarını tepeleye tepeleye ilerlerler.

Kardeşlerim Usame ve Hüseyin de buluttan taylara binerlerdi. Artık cennette biniyor olmalılar. Cennet, bulutların da üstünde sanırım. O bulutların şehrimizi sardığı gün, ikisini bir arada bir daha görmedim. En son her yeri çatlamış evimizin önünde oyun oynuyorduk. Uçaklar geçti üstümüzden. Yırtıcı metal gövdeli kuşlara el salladım yine de. Hüseyin beyaz gömleğini çıkarıp yerdeki sırığa bağladı.

Yukarıya kaldırdı. Bağırdı tüm gücüyle: "Biz düşman değiliz" diye. Uçaklar çoğaldı, sesleri de. Annemle babamın bize doğru koştuğunu gördüm bulutlar aşağıya inmeden önce. Kulaklarımın zarı patladı da yerlerinden ayrıldı sandım yere düşerken. Toz bulutu oldu her yer. Bayılmışım. Gözümü yakıcı, bunaltıcı bir ağrıyla açtığımda etrafımı telaşlı insanlar sarmıştı. Uğultulu feryatları, Mevla'dan medet uman, gökleri sarsan duaları ve iç yakan inleyişleri hatırlıyorum. Birlikte oynadığım Usame ile Hüseyin'i aradı gözlerim, bir de bize doğru koşturan annemle babamı. Kur'an'da tasvir edilen kıyameti hatırladım. Babam sık sık okuturdu bize. Tüm dünya başımın üstünde dönüyor, bulutlar hallaç pamuğu gibi dağıtılıyordu âdeta. Yere çivilenmiştim sanki.

Bacaklarımı oynatamıyordum. Soluğum kesik kesik hırıltı şeklinde çıkıyordu. Kafamı zorlukla çevirdim sol yanıma. Keşke o dehşetli tabloyu görmeseydi gözlerim. Yüreğimin fay hattı kırılmış, acıların en büyüğüyle sarsılmıştım. Ölümün soğuk yüzü ve çektiğim dayanılmaz ağrı zangır zangır titretmişti beni. Cehennemden kopup gelen o korkunç ateş, önce ülkemizin sonra evimizin orta yerine düşmüştü. Düşerken Usame'nin bedeninden ayrılmış kolunu da yanıbaşıma düşürmüştü. Toz ve yanık içindeki parmakları elemle bükülmüştü. Bu müthiş acıya dahi dayanamazken Hüseyin'in gövdesinden ayrılmış başını gördüm kanlar içinde yerde. Ortalık yangın yeri, kalbimse Kerbela'nın ta kendisiydi. Birisinin kucağında taşındığımı anımsıyorum bilincimi sis bulutu sarmadan evvel. 

"Allah sana şifa versin" diyen doktorun acı gülüşü karşısında istemsiz bir suskunluğa gömüldüm. Güçlükle nefes alıyordum. Vücuduma aynı anda yüzlerce çivi batıyordu. Buna rağmen annemin ve babamın akıbetlerini bilmek istiyordum. Savaşın ortasında kalan her çocuk, çocuk olamadan büyüyormuş meğer dağ gibi dertleriyle. Başımı zorlukla doktora çevirdim. Her yanım zonkluyor, yanık et, duman ve ölümün kendine has kokusu burnumdan gitmiyordu. Cümleler boğazımdan çürümüş bir ciğerin güçlükle sökülmesi misali dökülmüştü:

"Annem, babam nasıl?"
"..."
"Doktor amca lütfen söyle!"
"Allah kerim."
Sustu yeniden. Gözlerini kaçırdı, kafasını önüne eğdi. Acı hakikatle yüzleşebilecek gücüm yoktu. Ama yine de bilmek istiyordum.

"Allah aşkına söyle! Ne oldu onlara?"
"Annen... O, olay yerinde vefat etmiş. Babanı buraya getirdiklerinde yaşıyordu. Çok uğraştık. Ama o da... Takdiri ilahi..."

Sonrası koyu bir sis bulutu... Sonrası karanlık... Günlerce yaşam savaşı vermişim. Buna kazanmak denir mi bilmem ama kaybettiklerimin geri gelmeyeceğini bilmek kahrediyor beni. Her gece aynı kabusu görüyorum. Ailemizi paramparça edenlerin üzerimize yağdırdığı kapkara bulutlar... 

Şimdi bu mülteci kampındayım. Bacaklarımı, sonradan bombalandığını öğrendiğim hastanede bıraktım ağlaya ağlaya. Gökyüzü kapanıyor. Simsiyah bulutlar sarmış semayı. Korkuyorum. Çok korkuyorum.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi