NEŞET ERTAŞ / BOZKIRIN TEZENESİ
Eylül ayının sararmış yapraklarına gizlenen turuncu renkler, mevsimin rengini taçlandırıyordu. Ağaçların kabuk atıp kıyafet değişimine girdiği günlerdi. Artık doğa dinlenmeye geçiyordu. Sabahın seherinde uğuldayan rüzgâr, ninniler söylüyor gibiydi.
Yine böyle 1938 yılı eylül ayının rüzgârlı bir sabahında, Kırşehir'in Çiçekdağı ilçesine bağlı Kırtıllar Köyü’nde, bir bebek sesi yankılandı. Doğduğunda çığlıkları köye şarkı olmuş, daha o gün adından söz ettirmişti. Babaya erkek evlat müjdesi verildiğinde sevindi mi üzüldü mü bilinmez; fakat tarihin derinliklerine kök atacak bir bebek dünyaya gelmişti. Simsiyah saçlarının altında, bal rengini hatırlatan kahverengi gözleri, daha doğduğu andan itibaren gelecekte değişmeyecek derinden bakışlara sahipti.
Büyük sesler, büyük acılardan doğarmış.
Acılar yoğururmuş insanı. Neşet Ertaş da anasına doyamadan ayrılığı tadan, henüz altı yaşındayken dünyası başına yıkılan bir çocuktu. Soyut kavramları anlayamayacak kadar küçüktü. Kader başını örse vura vura öğretti ona ölümü. Annesi Döne Hanım'ın gidişi onun hayatında derin izler bıraktı. Bu kayıp, türkülerine sıkça yansıyan bir hüzün teması oluşturdu. Özellikle çocukluğunun bu derin yaraları, iç dünyasının şekillenmesinde, dünyaya bakış açısını belirlemede etkin rol oynadı.
Annesinin vefatından sonra hayatı tamamen değişen Neşet, küçük yaşta babası Muharrem Ertaş'la birlikte düğünlerde bağlama çalmaya, türkü söylemeye başladı. Geçim sıkıntısı nedeniyle okulu bırakmak zorunda kalan Ertaş'ın eğitim hayatı çok kısa sürdü.
Halk ozanı olan babasının yolunu takip eden büyük usta; babadan oğula geçen sözlü kültürü, modern zamanlara taşıdı. Alçak gönüllüğüyle tanınan Neşet Ertaş, "Ben halkın sanatçısıyım, devlet sanatçısı olamam." diyerek halkla bütünleşmeyi tercih etti. Onun mütevazı hayatındaki müzik anlayışı; aşk, gurbet, yoksulluk ve Anadolu insanının duygularını yansıttı.
O sadece bir türkücü değildi. Aynı zamanda Anadolu'nun sesi olmuş bir halk filozofuydu.
O; yazılarını ve türkülerini genellikle yalnız başına ve oldukça sade ortamlarda yazardı. Ona göre yazmak bir ilham işiydi. Duygularını doğrudan, süslemeden, içten bir dille ifade etmeyi tercih ederdi. Genellikle türkü sözlerini Anadolu'nun bozkırlarında, özellikle Kırşehir ve çevresinde yaşadığı dönemlerde, gece sessizliğinde ya da yalnız kaldığında yazardı. Çoğu zaman ise bir kâğıda değil, hafızasına yazar gibi içinden geldiği şekilde doğaçlama söylerdi.
Bağlamasıyla birlikte oturur, çalıp söylerken sözleri ortaya çıkardı. Bazılarını not eder ya da tekrar ederek hafızasında tutardı. Onun not defteri genellikle hafızasıydı.
Doğallık onun fıtratında vardı. Sanatını resmiyetten uzak tutar, samimiyeti ön plana alırdı. Duygu yoğunluğunun derinliği sanatına yansırdı. Bu yüzden resmi bir yazarlık değil, halk ozanı geleneğiyle şekillenmiş, sözlü kültürle iç içe doğal bir süreci tercih etmişti.
Hayatın akışında sürüklenirken 1950'lerin sonunda İstanbul'a gitti. Oraya varır varmaz "Neden Garip Garip Ötersin Bülbül" adlı ilk plağını çıkarttı. Doğallığı, türkülerinin dinleyenler üzerindeki etkisi, halktan biri olması nedeniyle 1960-70 yıllarında büyük ün kazandı. Bozlok tarzını Türkiye'ye ve dünyaya tanıtan Neşet Baba, 1978 yılında parmak felci geçirdi. Sahnelere ara vermek zorunda kalan ozan Ertaş, tedavi için Almanya'ya gitti ve uzun yıllar orada yaşadı ve orada sahne aldı.
Hayatın hep aşağı yüzünü gören Neşet Ertaş, 1990'larda hasretine dayanamadığı vatan toprağına dönmeye karar verdi. Halkın yoğun isteği ve sevgisiyle karşılaşan usta, onların ısrarıyla yeniden sahnelere çıkmaya karar verdi. Ancak TRT tarafından görmezden gelindi. Yüreği burkulan Neşet Ertaş, halkın sevgisi ve talebiyle yeniden saygı ve kabul gördü.
Vatan sevgisi, yaşadığı hayat, çektiği acılar, hastalıklar onu bu sevdadan döndüremedi. Aksine yaptığı tüm çalışmalar neticesinde, 2009 yılında UNESCO tarafından "Yaşayan İnsan Hazinesi" ilan edildi.
Kırık hayatlar insanın özünü açığa çıkarır. Neşet Ertaş da özü ortaya çıkan hazinelerden olmayı başaran nadide değerlerden biri oldu.
Hayat yolculuğunu 2012 yılında, İzmir'de prostat kanseri nedeniyle tamamladı. Çok sevdiği Kırşehir'e vasiyeti üzerine defnedildi. Bugün dillerden düşmeyen "Gönül Dağı", "Zahidem", "Ah Yalan Dünya", "Neredesin Sen" adlı eserleriyle kulakların pasını silmeye ve hayatın gerçek yüzünü haykırmaya devam ediyor.
***
TRUVA YAYIN GRUBU YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLMAYI UNUTMAYIN...
Logoya tıklayıp Youtube kanalımızı ziyaret edebilir, abone olabilirsiniz















































