ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 08-09-2022 02:58

Kısır Döngü

Yazan: Sündüs Şahin - KISIR DÖNGÜ

Kısır Döngü

KISIR DÖNGÜ

Bir hışımla, telefonu yatağının üzerine fırlattıktan sonra kendi kendine, "Ne bekliyordun ki" diye mırıldandı. Bunca zaman başını omuzuna yaslayıp bir derdini anlatamadığın adama, birkaç dakikada telefonda mı anlatacaktın? Hayatına girdiği günkü gibi aynı hızla, aynı tavırla çıktı gitti işte. Ne demişler, "Hızlı gelen, hızlı gider".

Kendi kendine böyle söylenirken, önünde dikildiği gardolabın aynasında kendi yüzüyle karşılaştı. Sanki ilk defa bu çehreyi görüyormuşçasına uzun uzun inceledi. Gözünün kenarındaki kırışıklıklar ne kadar da çoğalmış, ne kadar da belirginleşmişti. Ya uykusuzluktan, yorgunluktan beliren bu mor halkalara ne demeli? Bahar, henüz otuz beş yaşındaydı ama kendini yetmişine merdiven dayamış gibi hissediyordu.

Bütün gençliğini bir hiç uğruna heba etmenin pişmanlığını, şimdi bütün zerrelerine kadar yeniden yaşıyor, gözünden süzülen yaşlara hakim olamıyordu. Oysa defalarca kendisi nokta koymasına rağmen, binbir yalvar-yakarışın ardından, bu noktayı yine kendisi virgüle çevirmemiş miydi?

Bu kaybedişin, yenilginin sebebi yine kendisi, yine saflığı değil miydi? Böyle olduğunu öyle iyi biliyordu ki, belki de bu yüzden aynada bile kendisiyle yüzleşmekten hep kaçıyordu.

Ancak şimdi gözünü aynadaki kadından ayıramıyor, bir yandan ağlıyor, bir yandan gülüyordu. Az önce telefonunu fırlattığı yatağın bir köşesine, yorgun bedenini de öylece bırakıverdi. Ağlamayı tamamen bırakmış, katıla katıla gülüyordu. Sonra bu gülüş, yerini tekrar ağlamaya bırakıyor, sonra tekrar kahkahalarla gülüyordu.

Gözlerini açtığında, hava yavaş yavaş ışımaya, güneş yüzünü göstermeye başlamıştı. Başında şiddetli bir ağrı hissediyordu. Bu saate kadar üzeri açık uyumuş, her tarafı kaskatı kesilmişti. Ayağa kalktı; önce başını dairesel hareketlerle biraz çevirdi, sonra omuzlarını hareket ettirerek derin bir nefes aldı. Ardından, bu defa yüzünü aynaya dönmeden, bir hışımla odadan çıktı ve banyoya doğru ilerledi. Musluğu açtı ve ellerini suyun altına doğru tuttu.

Belki birkaç dakika elleri musluğun altında, öylece bekledi. Hiçbir şey düşünmüyordu, sadece gözleri bir noktaya kilitlenmiş, öylece kalakalmıştı. Daha sonra şöyle bir silkelendi ve elini yüzünü güzelce yıkayıp banyodan çıktı. Oturma odasına gidip, camın önünde duran küçük menekşeyi ellerinin arasına alarak, "Günaydın" dedi. "Bugün ikimiz için de yeni bir başlangıç olacak. Bu saksı artık sana küçük geliyor. Önce senin kabını değiştirelim, sonra benim hayatımı...”

Dün eve gelirken, bu çiçek için aldığı toprağı ve yeni saksıyı dış kapının yanından getirdi ve ortadaki sehpanın üzerine özenle bıraktı. Önce, yeni saksının içine toprağın bir kısmını boşalttı; daha sonra da minik saksının içerisindeki çiçeği toprağı ile birlikte, nazikçe yeni saksıya aktardı. İşte olmuştu. "Dünden beri ilk defa bu evin içerisinde güzel bir şey gerçekleşti" diye düşündü ve yüzünde küçücük bir gülümseme oluştu.

Ancak başının ağrısının azalmak yerine, daha da şiddetlendiğini hissetti. Bir şeyler yiyip, bir ağrı kesici içse iyi olacaktı. Mutfağa gitti ve buzdolabının kapağını açtı. Açar açmaz da Can'a bugün için aldığı pastayla karşılaşması bir oldu. Gülümseyerek "İyi ki doğdun Can, nice mutlu senelere" dedi. Tüm iştahı iyiden iyiye kesildi. Sanki kapıyı Can'ın yüzüne kapatırcasına, buzdolabının kapağını elinin tersiyle sertçe iterek kapattı. Ekmek sepetinden kurumaya yüz tutmuş bir dilim ekmek alıp, ağzında dakikalarca çevirdi, yutmaya çalıştı ama nafile. Bir bardak suyu bir dikişte ağzındaki ekmeklerle beraber midesine indirip, derin bir nefes aldı. Avucunda beklettiği ağrı kesici hapı da, bardağın dibinde kalan birkaç damla suyla birlikte ağzına attı ve yuttu.

Yanında dikildiği sandalyeyi kendine doğru çekerek yavaşça oturdu ve başını iki elinin arasına alarak; "Birazdan geçer, birazdan geçer" diye sayıklamaya başladı. Gözlerini kapattı ve beklemeye koyuldu.

Sanki gözleriyle birlikte bütün duyularını da kapatmıştı. Her taraf karanlıktı ve hiçbir şey düşünemiyordu. Ne üzüntü, ne sevinç, ne de pişmanlık… Bu zamana kadar, kendini hiç bu kadar tuhaf hissetmemiş, böyle büyük bir boşluk hiç yaşamamıştı. Gözlerini açtığında, dilinden hala "Birazdan geçer" cümlesi dökülüyordu. Evet, gerçekten de biraz geçmişti. Hatta hafiflemişti bile. Sonunu bile bile başladığı bu saçmalığın, böyle bir son bulması zaten kaçınılmazdı. Gözleri o kadar uzaklara daldı ki, tam 18 sene önceye kadar geri gitti.

Elinde kitapları, hızlı hızlı okula doğru giderken, dalga dalga saçları rüzgarda uçuşan genç kızı düşündü. Sokağın köşesinden dönüp, tam karşıya geçeceği sırada, karşıdan hızla gelen otomobilin korna sesiyle irkilen, panikle yolun ortasında ayağı takılıp düşen masum ve güzel kızı.

Ne kadar da çok korkmuştu. Hem canı acımış, hem de korkudan kaskatı kesilmişti; yerinden kımıldayamıyordu. Ani bir fren yapan Can, şimşek gibi arabadan dışarı fırlayıp, yerde öylece oturup ağlayan güzel kızın yanında belirdi. Gözlerinin içerisine bakıp "Afedersiniz" dedi. Can'ın bu ilk "Afedersiniz" sözcüğü ile başlayan diyalogları, onları hızlı bir arkadaşlık dönemine ve sonunda evliliğe taşımıştı. Tabi bu ilk affetme, sonraki bütün affetmelerin ilki olmuştu.

Onunla evlenmek uğruna hem ailesini hiçe saymış, hem de okulu bırakmıştı. Oysa sınıfın en çalışkan öğrencilerinden biriydi. Yıl sonunda üniversite sınavına girecek ve çok istediği tıp bölümünü kazanacaktı. Babası onunla gurur duyacak, annesi dualarla okula yollayacaktı. Ancak Can'la tanışmaları hayatını tepetaklak etmişti.

Başlangıçta Can'la yaşadığI toz pembe hayatı, üç ay içerisinde zindana dönmüştü. Can için elinin tersiyle bir kenara ittiği ailesine karşı mahcup düştüğünden, onlara da dert yanamıyordu. "Evlendikten sonra tekrar okula gidersin" diyen Can, evlendikten sonra "Evli kadının okulda ne işi var?" diyerek ona büsbütün kabusu yaşatmıştı.

Ardından kıskançlık, kavga, dayak ve sonunda da ihanetle sonuçlanan koskocaman bir on sekiz yıl. Doğum gününde bile eve gelmeyeceğini söylerken, arkadan gelen kadın kahkahası, neden gelemeyeceğinin en büyük kanıtıydı. Zaten son iki yılın, belki sadece iki haftasında eve uğramış, onda da kavga çıkarıp gitmişti. 18 yaşından, 35 yaşına kadar geçen bütün hayatı, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıp geçti.

Geriye de sadece pişmanlık, gözyaşı ve çöp olan yıllar kaldı. Bu üzücü zaman yolculuğundan sonra, şöyle bir silkelenip kendine geldi. Bir an önce toparlanıp, kendisi ve yeni hayatı için önemli adımlar atmak zorunda olduğunu düşündü.

Truva Edebiyat Dergisi Truva Edebiyat Dergisi