ÖYKÜ
Giriş Tarihi : 18-06-2024 14:16   Güncelleme : 18-06-2024 23:59

Kimim Ben / Gülçin Granit

Yazan: Gülçin Granit -KİMİM BEN

Kimim Ben / Gülçin Granit

KİMİM BEN

“Seni belalarla dertlerle imtihan edişim                   seni sevmediğimden ötürü değildir.                        Senin olgunlaşman pişkinleşmen içindir.”           Mevlana / Divanı Kebir 5,10

Kış kışlığını yaparken, yüksek dağların eteklerinden karı delip, fışkıran kardelenin kulağına bir şeyler fısıldadı ve onlarda, gün yüzüne boy verdi. Pencere pervazımdan kuşlar gagalarını doldururken, kar onların üzüm karası gözlerinden öpüyordu. Bütün kasabayı kaplayan kar bacaklarını toplayıp bir yere gitmeye niyetli görünmüyordu.

Odunları kovaya doldurup sobanın yanına getirdim, sonra üçgen yapıp aralarına çıra yerleştirdim. Kâğıt parçalarını da tutuşturunca alev, dumanı sarıp boğdu. Kuru odunlar çıtırdamaya başlarken, sobayı saran sıcaklık yukarı doğru yükseliyordu. Karların okşadığı tülü çekip pencereyi kapattım. Mutfakta hazırladığım ekşi erik hoşafını sobanın üstüne koydum. Tencerenin altından fısır fısır sesler yükseldi durdu.

Yünümü ve şişimi elime aldım. Zeliha’nın kızına bir hırka başladım. İki parmak kalınlığında lastik örüp, sonra beş ters, beş düz şeker örneğini kurdum. Kuru erik hoşafından evin dört bir yanına ekşi kokular yayıldı. Alevler harlı ve küçük patlamalar halinde yanıp tutuşuyordu. Gözlerim kor ateşin bıraktığı alevlere takılıp geçmişe doğru sürükleniyordu.

Güm güm kapı vuruluyordu. İrkildim ve ağlamaktan şişmiş gözlerimle kapıyı açtım. Karşımda yağmurdan sırılsıklam olmuş bir kadın belirdi. İncecik mantosu içinde varla yok arası bir dal gibiydi.

“Yeter, üzme artık kendini. Dönerse senindir yok, dönmezse zaten hiç senin olmamıştır. Sen tüm varlığında kendi özüne dön ve kendini tanı” dedi.

Hiç telaşa kapılmadım, yalnızca şaşırdım. Kimdi bu kadın Tanrım, beni nereden tanıyordu? Kocamın beni bir yosma için bırakıp gittiğini nasıl da anlamıştı.”

Elleri ve dudakları soğuktan buz tutmuş kadını içeriye aldım. Ellerine baktım, üstünde yol yol derin çatlaklar vardı. Kadın biraz nazlanarak içeriye girmişti. Asıl benim çekinmem lazım değil miydi? Suskun ve ağlak bir suratla, tencereden fincana erik hoşafı doldurup eline verdim.  Fincana elleriyle sımsıkı sarıldı, ısınmaya çalışıyordu. İçerden bir de havlu getirdim, kurulanması için uzattım.

“Siz kimsiniz, beni nereden tanıyorsunuz?” diye sordum..

Gözlerini boşluğa dikip; “Bir Tanrı kulu” dedi.

Hiç korkmuyordum. Onun fıstık yeşili gözlerine bakınca içimi tarifi mümkün olmayan bir huzur kaplamıştı. Bir süre karşılıklı birbirimizle bakıştık. Ayağa kalktı ve cebinden küçük bir şişe çıkartıp gözyaşlarımı içine doldurdu.

“Gözyaşları, Allah’ın nimetidir ve çok değerlidir, cennetin anahtarıdır,” dedi ve şişeyi kapatıp cebine koydu.

Hiç şaşırmıyordum olup bitenlere.

“Hadi tut ellerimden, gözlerime bak,” dedi.

Gözlerinin içine bakıyordum, gözbebekleri büyüyordu sanki içinde bir “Şira Yıldızı” parlıyordu. Ben de oradan bir yol bulup elsiz ayaksız yürümeye başladım, ama uzuvlarım tas tamamdı. Sanki zamanda yolculuğa çıkıyordum.

Mavinin, yeşille seviştiği küçücük bir köye vardık. Eski yıpranmış ama bir o kadar büyük kapının önünde durduk. Kadın kapıyı tokmakla dövdü. İçeride ki ses; “Kim o” dedi.

Kadın şevksiz şüphesiz cevap verdi. “Senim!” kapı büyük bir gıcırtıyla açıldı. Karşımda büyük bir levha bizi karşıladı. “Edep Ya Hu” yazıyordu.

Nereye gelmiştim. Vücudumu hissetmiyordum, hafif bir tüy gibiydim. Etraftı saran hoş bir koku vardı. Bedenimden akan kan, tütsü kokusuna karışıp vücudumda yayılıyor, tüm hücrelerimse huzura teslim oluyordu. İç mekâna yeşil renk hâkimdi. Burada küçük küçük camlar göze batıyordu. Dışarıdan süzülen güneş huzmeleri kırılarak halılara vuruyordu. Bir sağıma bir de soluma baktım, kadın kayıp olup gitmişti. Yok olmuştu. Her yerden “ Hu!” sesleri dalgalanarak kulağıma vuruyor, oradan kalbime yol bulmuş koşar adım yürüyordu. Gelmişi geçmişi her şeyi unutmuştum, yalnızca, şimdiki zamana odaklanmıştım. Ruhum huzurla doldu. Dizlerim yeni doğmuş bir tay kadar titrekti ve dizlerimin üzerine düşerek dua etmeye başladım. Burada başka kimsecikler yoktu, yalnızca ben vardım. Hu tınıları ve ben. “Sen kimsin, kendini tanı” diye bir ses işittim.

Kalktım, içerideki büyük kapıya doğru yöneldim. Sesin nereden geldiğini bulmak istedim. Yavaşça kapı açıldı, karşısında yine bir kapı ve onun karşısında yine bir kapı vardı, her kapı başka bir kapıya açılıyordu. Dört bir yandan gelen “Hu” seslerini takip edemiyordum. Sanki bu sesler içimden gelip vücudumdan dışarıya yayılıyordu. Son kapıyı açtığımda bir abdesthanede buldum kendimi, bir sürü kadın vardı, herkesin yüzü o kadındı. Onu bulmuştum, ya da o beni bulmuştu.  Garip bir yerdi burası aman Tanrım ben neredeyim.

Herkes gibi ben de abdest aldım. Üstüme beyaz bir tennure giydirdiler. Birden çoğalan ve aynı yüzü olan o kadınlarla Sema Ayini’ne çıktık. Sağ elim yukarıda, sol elim aşağıya açık olarak dönüyordum. Hak’tan alıp, halka dağıtıyordum. Ayaklarım çark atmayı nereden ve ne zaman öğrenmişti. Ney sesleri eşliğinde sema yapıyordum. Neyin yanık nağmeleri, arşın merkezini sarıyordu. Kâinatın her zerresi mikrodan makroya sema ediyordu. Dört bir yanıma nur âlâ nur yağıyordu. Yüreğimde yalnızca O’nun aşkı ve sevgisi vardı. Kalbimdeki sesler neyin ritmine ayak uyduruyor, her çark atışta, Allah deyip dönüyor dönüyordum. Dört bir yönden tekbir sesleri yükseldi ve birbirimize selam verip durduk.

Sema sırasında içime dolan sorular ve cevaplar birbiri ardına akıyordu “Evet, ben kimdim ve ne için yaratılmıştım, kendimi nasıl tanıyacaktım? ”Başıma gelen tüm musibet bana basamak atlatmak için değil miydi? Her imtihan benim onu, nasıl karşıladığımla ilgiliydi. Olaylar sinsilesinde, benim karşısında nasıl durduğumdu. O’ndan başka hiçbir kapının çalınmaması gerektiğiydi. Tüm bunları yaparsam, kendimden kendime çarpmadan, kendimi tanıyacaktım.

Böylelikle her imtihanda biraz daha kendime yaklaşacaktım. Nitekim kendimi tanımak, O’nu tanımak değil miydi? Bu büyük bir hikmetti. Bunun idrakiyle şükrettim ve secdeye kapandım. Etrafıma baktığımda ise bütün kadınların gözden kaybolduğunu gördüm. Bunca yapmam gereken şeyler varken benim başka şeylere üzülmem ne saçmaydı. Kadını tekrar gördüm, cebinden şişeyi çıkartıp pencere pervazına döktü, bir anda etrafı beyaz güvercinler kapladı ve kadın yeniden gözden kayboldu. Beyaz güvercinler topluca pencereye konuverdi. Onları semazenlere benzettim. Duamda kendimi tanıyabilmem için Tanrı’ya yalvardım.

Evet, o kadın bana boşuna gönderilmemişti, ben buraya boşuna gelmemiştim. Birden kendimi sobanın karşısında buldum. Kor alevler sönmüş oda soğumuştu.  O kadın da bizzat bendim, onu anladım. O sıra da elimdeki şişler örgüden çıkıp yere düştü ve erik hoşafı yerlere taşmıştı. Gözlerimden akan yaşları elimle sildim ve gülümsemeye başladım. Evet, kocam giderse gitsindi. Ben bundan sonra kendimi ve Tanrı’yı tanımakla meşgul olacaktım. İçimi bir huzur kapladı, aynaya baktım ve kendime söz verdim.

Başıma gelen musibetlerde kendimi kapıp koy vermeyeceğime dair söz verdim.  Zor diyordum zor, zor olacak ki adı imtihan olsundu. Kimim ben demeye her gün devam ederek, Çocuk Esirgeme Kurumu’na düzenli olarak gidip o masumlara gönül anneliği yapmaya karar verince; Tanrı’ya yeniden şükrettim.


 

EditörEditör