KERVANSARAY
Sur dibinde öylece durdu.
Bakışları yerden yukarılara doğru kaydı. Büyümüş gözleri, şaşırmış hali ile farkına varmadan ağzını açmış, dilinden sözler dökülmüştü.
- Bu taşları hangi güç ile kaldırdılar?
Taş bloklar birbiri üstüne konmuş, yükselti dörtten beşe, orada kavislenerek kubbeye dönüşmüştü. Böylesi derinliği olan sayısız bölümler vardı. Başını yukarı diktiğinde isli taşlar, taşlar üzerine işlenmiş şekiller, kıyıda mermer bir sütun vardı. Sütuna yaklaştı. Eliyle yokladı. Pürüzsüz bir yüzeydi; eskiden kalma buz gibi bir soğukluk vardı. Kulağını sütuna dayadı.
“Bana dünlerini anlatsana.” sözcüklerini fısıldadı.
Mermer sütun, “Kapat gözlerini ve sadece dinle.” diyerek ses verdi.
Göz kapaklarını kapattı.
- Sesim geliyor mu?
- Geliyor.
Sütun devamla:
- Bu dünün ıssız yerinde, yolcu uğrak yerindesin. Biraz önce girdiğin o demir kapı bugünden. Gerçekte kapı sedirden ve kalın kütüklerden yapılıydı. Her sabah arkasındaki sürgü açılır, gıcırdayan menteşeler içerde bulunanlara sanki gün başlıyor, haydi ayaklanın derdi. Yerlerde ranzalardaki ot yataklarından uykusunu almış bedenler doğrulur, köşedeki taş oluktan akan suya varılır, serin sular yüzlere çarpılır, uyku dağıtılırdı. Biraz ötedeki taştan ocaktaki yanan ateş üstündeki kazanlarda çorbalar kaynamıştı, görevliler ellerinde kepçeleri ile tahtadan çanaklara çorbaları katıyor, fırından çıkmış ekmeklerden koca koca dilimlenmiş ekmekler uzatılıyor, ‘Doyum olsun.’ sözü ekleniyordu.
Yolun misafirleri karınlarını tıka basa doyurur, boş tabakları tahta kaşıklarla bulaşık taşlığına bırakır, teşekkürlerini sunarlardı.
Karın doymuş, yükler develere sarılmaya, yolcular atları eğerlemeye, merkeplerin yularını germeye başlamışlardı.
Hanın görevlileri, “Bir eksiğiniz, ihtiyacınız var mı?” sorusu ile aralarında dolaşır, her birinin yola huzur içinde devam etmeleri için didinirlerdi.
Misafirler yüklerinden yeni gelecekler de kullansın diye hediyeler bırakır, verecek gücü olmayanlara laf edilmez, yanlarına ilave yolluklar verilirdi.
Bu taş yapının bünyesinde gidenler, gelenler eksik olmaz, önce gelen buranın düzen içinde çalışmasını sağlardı.
Bu gördüğün taş sığınak, beye, garibe, hastaya sağlıklıya yada yabancıya ayrım yapmadan el ayak olurdu..
..
Ayakta bedeni;mermer sütunda kulağı; dilinde sorusu:
- Dostu kadar düşmanı var mıydı?
- Olmaz mı? Dost zarar vermez, düşman açıktan geçerdi. Kapıdan içeri adım atana kol kanat olunurdu.
- Koruma?
- Bulunur. Her gece yolcular dinlenmeye çekildiğinde kapılar dışa kapanmış, gözcüler yerini almış, geç vakit gelenlere dışarıda göz kulak olunmuştur. Bu; yıllar, asırlar boyu sürmüştür. İçindeki öyküler taşların derinlerinde, toprağın yüzünde saklıdır. Eştikçe yeni öyküler, dinledikçe türküler, yol ve yolcu anılarıyla yüklüdür.
Tarihin dünü göçen, yıkılan duvarlarının, merdiven basamaklarının, odun ateşinin izlerinde gömülüdür. Bugün kolayca bugün olmamıştır; nal sesleri, kılıç şakırtıları, kalkan çınlamaları, çekilen kınına sokulan hançerler bütünüdür..
...
Sütundan gövdesiyle,kulağını çektiğinde arkadaşının sesiyle irkildi.
- Süleyman?
- Buyur.
- Bu ne hal?
- Sütun anlattı ben dinledim.
- Neler anlattı?
- Dünleri.
...
Tabakasını çıkarıp bir sigara sardı. Kibritine davranırken tabakayı arkadaşına uzattı.
- Sar.
Yüksekçe devrilmiş taşa ilişip oturdular. Sigaralarını yaktılar. O, bakışlarını kapıya doğrulttu.
Sanki yorgun bir kervan çıngırak sesleri sala sala içeriye giriyordu.
***













































